|
"Eşimi, atımı verdim, çünkü
benimdir!"
"Toprak verilemez, çünkü
devletindir!"
METE
1. METE'NİN GENÇLİĞİ
OĞUZ-HAN'INKİNE BENZİYORDU
"Büyük Hun İmparatoru Mete'nin bir efsane halinde
anlatılan gençliği, Oğuz-Han'ın hayatına benzetilmişti"
:
Oğuz Kağan, müslüman olan Türklere göre, babası Kara
Han'ı öldürmüş ve onun yerine geçmişti. Zamanımızdan 200 sene
önce büyük bir Türk Tarihi yazmış olan bir Fransız bilgini,
Oğuz Han'ın Mete olabileceğini söylemiş ve ikisi arasında da
bir bağ görmüştü. Bu Fransız bilgininin görüşü, büsbütün de
yanlış değildi." Çünkü Mete de, Oğuz-Han gibi babasını
öldürmüş ve onun yerine, hükümdar olmuştu."Çin Tarihleri, Mete
ile babası arasındaki savaşlar, bir tarih olayı hadisesi gibi
anlatıyorlardı. Ama önemli olan nokta, Mete'nin hayatının
gençlik çağlarının da, bir efsane olup olmadığı idi. Mete'nin
daha sonraki hayatı ve savaşları hakkında, epey şeyler
biliyoruz. Tarih kaynaklarından kronolojik olarak kesin bir
şekilde verilen bu bilgiler, tarihin ve gerçeğin ta kendileri
idiler. Ama bütün tarih boyunca, büyük hükümdarlarla olduğu
gibi, Mete'nin hayatının da gençlik çağları, karanlık kalmakta
ve bir nevi mitolojiye bürünmüş olarak anlatılmaktadır. Büyük
hükümdarların, hemen hemen hepsinin de gençlik çağları, bir
mitoloji perdesi arkasında gizlenmiş ve bu devreler, romantik
bir şekilde anlatılmıştı. Çinliler, Mete'den sonra Hun'ları ve
Ortaasya halklarını, birçok savaş ve temaslar sonunda, çok iyi
bir şekilde tanıyabilmişlerdi. Fakat Mete'den önce, Çin
kaynaklarında Ortaasya hakkında anlatılan bilgiler, çok
karanlıktı. Çinliler bu çağda öyle ki, kendi sınırlarının
dışındaki bölgelerden bile haberleri yoktu. Zaten Mete'nin
hayatını anlatmağa başlayan Çin tarihleri, üslûp bakımından da
mitolojik ve hikâyemsi bir dille konuşuyorlardı. Çin tarihinin
üslûbu çok kuru, fakat kronolojik ve kesindi. Zaten bu
bilgilerin çoğu, imparatora gelen raporlarla, Çin sarayından
çıkan fermanların, kopyalarından başka bir şey değil idiler.
Halbuki Mete'nin hayatından Çin tarihleri, âdeta bir Çin
romanı gibi söz açıyorlardı.
"Çin tarihlerinin verdikleri yarım mitolojik
bilgilere göre Mete, Oğuz-Han gibi kendi babasını öldürmüştü":
Ortaasya'da Tuman adlı bir Hun reisi varmış. Bu reisin
de Mete adlı büyük bir oğlu bulunuyormuş. Gerek babasının ve
gerekse oğlunun adları, Çin tarihlerinde, zaten, Çin
işaretleri ile yazılıyordu. İkiyüz sene önce bu işaretler,
Mete şeklinde okunmuş ve bizim tarihçilerimiz de bu adı; Mete
olarak yazmışlar ve Türkiye'ye yaymışlardı. Bugün
Türkiye'mizde, bu büyük Hun İmparatorunu, "Mete" adı ile
tanıyoruz. Birçok kimseler de bu adı, maalesef 200 sene önce
okunan, böyle yanlış bir okunuşla, kendi adları olarak
tanımaktadırlar. Aslında ise bu Çince işaretleri, "Mao-dun"
şeklinde okumak gerekiyordu. Kendi hususî metodlarımıza göre,
Mete'nin Türkçe adının herhalde "Bahadır" dan başka bir şey
olmaması gerekiyordu. Ama ne yapalım ki, bugün Türkiye'miz de
bu büyük Hun hükümdarı, Mete adı ile tanınmış ve öyle
yayılmıştır. Mete hakkındaki Çin kaynaklarında okuduğumuz bu
efsanemsi olaylar özet olarak şöyledir:
METE'NİN GENÇLİK
EFSANESİ
Üçüncü yüzyıldı tam, çok önceydi İsa'dan,
Bir
fırtına kopmuştu, taşmıştı İç Asya'dan!
Sonsuz at
sürüleri, yerleri inletmişti.
Kurdumsu türküleri, gökleri
çınlatmıştı!
Atlılar gelmişlerdi, ordular biçmişlerdi,
Volga, Sarı nehirden, kanıp, su içmişlerdi!
Tarihten
uğultular, bir millet var diyordu!
Yazılı doğrultular, bir
devlet var, diyordu!
Hunların ilindeydi, İç Asya
ilindeydi,
Hun reisi Tuman-Han, herkesin dilindeydi!
Bayrağı direkteydi, büyük oğlu Mete'ydi,
Diğer bütün
komşular, henüz birer çeteydi.
Tuman-Han da kanarmış,
insanoğluymuy bu ya!
Bir cariye hep dermiş: "Bu Mete
ölsün!" Diye.
Tuman fakat korkarmış, kadına da tapırmış,
Bir bahane ararmış, çünkü bir "Töre" varmış!
Soyuna
bakarlarmış, tek kadın alırlarmış,
Sonraki hatunlarsa,
mirâssız kalırlarmış.
Tuman oğlunu vermiş rehin Yüeçi'lere
Sonra da hücum etmiş, sormamış elçileri.
Yüe-çi'ler
varmışlar, Mete'yi aramışlar,
Mete çoktan kaçmışmış,
yolları taramışlar.
Tuman oğlunu görmüş, aklı başına
dönmüş,
Şenlik düğün yaptırmış, güya çok mes'ut günmüş.
Mete'ye tümen vermiş, eline ferman vermiş,
Mete'nin
disiplini, Dünyaya hep şan vermiş!
Asker Tanrı sanırmış,
hep Mete'ye taparmış,
Ondan ne buyruk gelse, düşünmeden
yaparmış.
Orduyu toplamışmış, atını oklamışmış,
Tümen
disiplinini, böylece yoklamışmış.
Askerler ok atmışmış,
atlar yere yatmışmış,
Atına kıymayanın, kanı yere
akmışmış!
Bir defa şenlik yapmış, aileler toplanmış,
Ok atmış karısına, bütün eşler oklanmış!
Biraz nefes
alanlar, azıcık geç kalanlar,
Kılıçtan geçirilmiş,
görülmemiş kaçanlar!
Avlara gidilirmiş, şenlikler
düzülürmüş,
Gelen ordular ile, hayvanlar sürülürmüş.
Tuman-Han ava gitmiş, Mete'ye de gel demiş,
Kurdu Mete
avlamış, Tuman'sa keklik yemiş!
Avda bir ok uçmuşmuş,
Tuman-Han'a gelmişmiş!
Gerçi derler ilk oku, Mete atmıştı,
çoğu,
Mete'nin tümeni de, bu hedefi delmişmiş!
Oğuz'un
babasıysa, yemişti "Tanrı oku"!
Bu bir efsane idi, ok bir
bahane idi,
Töre'yi bozan Tuman, tam bir divane
idi!
Çin tarihlerinde, Mete'nin babasını öldürüşü ile ilgili
olay, böyle anlatılıyordu. "Zaten olayların anlatılışından da,
bunun bir mitoloji olduğu, açık olarak görülüyordu." Öyle
anlaşılıyor ki bu çağda, Hunlar arasında da, buna benzer
efsaneler yok değildi. Mete gibi büyük bir hükümdarın ortaya
çıkışı, bütün Ortaasya'yı hakimiyeti altına alışı ve ayrıca
komşularını da büyük bir dehşet saçısı sebebi ile,
Ortaasya'nın eski mitoloji kahramanlarının hususiyetleri,
Mete'ye yakıştırılmış ve onun faaliyetlerine
uydurulmuştu.
2. "TÖRE"Yİ BABA BİLE
BOZSA, ÖLMELİYDİ
Aslında ise, "Babalarını öldüren çocuk efsaneleri",
insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski şuuraltı âkisleri
idiler. Yunanistan'da da "Kral Ödip", babasını öldürmüştü.
Tabiî olarak, Türk efsanelerinden haberleri olmayan, Sigmond
Freud gibi büyük ruh doktorları, kral Ödip'le ilgili efsaneyi
de açıklamaktan geri kalmamışlar ve hatta şuuraltı
görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri bile bulmuşlardı.
Bizim eski "Rüya Tabirnâmeleri" mizde de, bu gibi hislerin
açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara göre, erkek
çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir işe
şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak bu
konuları Freud, birazda mubalâğa etmiş ve büyütmüştü. Ama
kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok
erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle,
cemiyetin yasak ettiği; fakat şuurlatında toplanan istekler
ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir
mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların
ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi
anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin,
ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı
yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki
çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını
bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden
başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları
yapmakla,"Oğuz Kağan Destanı" nın, kesin olarak Freud'un
nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz.
Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de
vardır. Bu motifler, Avrupalı'lar tarafından yüzyıllar boyunca
işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk
Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve
hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir
konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş
gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık
aramak zorundayız.", insanlığın hayalinde yaşamış, çok eski
şuuraltı âkisleri idiler. Yunanistan'da da "Kral Ödip",
babasını öldürmüştü. Tabiî olarak, Türk efsanelerinden
haberleri olmayan, Sigmond Freud gibi büyük ruh doktorları,
kral Ödip'le ilgili efsaneyi de açıklamaktan geri kalmamışlar
ve hatta şuuraltı görüntülerine göre, birçok tedavi şekilleri
bile bulmuşlardı. Bizim eski "Rüya Tabirnâmeleri" mizde de, bu
gibi hislerin açıklanmasına yer verilmiştir. Çünkü onlara
göre, erkek çocuğun rüyasında, yeni cemiyetin yasak ettiği bir
işe şuuraltında girişmiş olması anormal değildi. Tabiî olarak
bu konuları Freud, birazda mubalâğa etmiş ve büyütmüştü. Ama
kendisi, büyük bir ruh doktoru idi. Bu teşhis yolu ile, birçok
erkek çocuklarını da tedavi edip, iyileştirmişti. İşte, böyle,
cemiyetin yasak ettiği; fakat şuurlatında toplanan istekler
ile hisler, kendilerine masallarda gösteriyorlar ve bir
mitoloji motifi haline giriyorlardı. Zaten, insaların
ulaşamayacakları şeylerin pek çoğu, masallarda olmuş gibi
anlatılıyorlardı. Türklerin, Mete ve Oğuz Han efsanelerinin,
ne zaman meydana geldiklerini söylemenin, elbetteki imkânı
yoktur. Ama öyle anlaşılıyor ki bunlar, tarihten çok önceki
çağlarda, belki de insanlığın, henüz daha insanlıklarını
bilmediği devirlerde, hissedilmiş ve duyulmuş hayallerden
başka bir şey değil idiler. Yukarıdaki açıklamaları
yapmakla,"Oğuz Kağan Destanı" nın, kesin olarak Freud'un
nazariyesine göre düzenlenmiş olduğunu, söylemek istemiyoruz.
Ama Türk Mitolojisine benzer, daha başka mitolojiler de
vardır. Bu motifler, Avrupalı'lar tarafından yüzyıllar boyunca
işlenmiş ve bir açıklanma yoluna doğru gidilmiştir. Türk
Mitolojisi ise, hiç el atılmamış, üzerinde düşünülmemiş ve
hatta birçoklarımızın, varlığına bile inanmadığımız bir
konudur. Bunun içindir ki, bizden önce söylenmiş ve görülmüş
gerçekleri de gözönünde tutarak, kendimize bir metod ve ışık
aramak zorundayız.
Türk destanlarında , "Türk töresi" ne uymadığı
gerekçesi ile, baba öldürme olayları yer
alıyorlardı":
Ortaasya'da söylene gelen efsanelerde büyük
kahramanlara, insan üstü hususiyetler verilmek istenmişti.
Oğuz Kağan Destanında da, bunun örneklerini pek çok görüyoruz.
"Oğuz'un ayağı, ayı ayağı gibi; bileği ise, kurt bileğine
benziyordu. Vucûdu, baştan aşağıya tüylerle örtülü idi.
Annesinden doğar doğmaz, memeyi ağzına bir defa almış ve
sütten bir yudum içtikten sonra da, annesine bir daha
yanaşmamıştı. "Çiğ et yiyip, şarap istemeğe başlamıştı".
Aşağıda da söyleyeceğimiz gibi, "Türkler çiğ et yemezlerdi".
Ama korkunç bir kahraman, onlara göre, çiğ et de yiyebilirdi.
Çünkü O, o kadar korkunç ve o kadar bahadır, bir kimse
idi:
"Korkunç bir hakan olsun, çok büyük bir han olsun,
"Babasını öldürsün, Türk Töresi korunsun".
Ortaasya efsanelerinde, "Manas Han'ın oğlu Semetey
doğmuş ve epeyde büyümüştü. Ama ona hiç kimse bir ad
bulamamıştı. Günün birinde yurtta, ansızın "Gök sakallı " bir
ihtiyar peyda olmuş ve Semetey-Han'ı kucağına alarak, O'na
Semetey adını vermişti. Bundan sonra da bir şiir okumağa
başlamıştı. Bu şiirin başında, "Semetey öyle büyük, öyle
korkunç bir bahadır olacak ki, babasını bile öldürecek" diye
söze başlanıyordu. Bu da, büyük bahadırlığın, bir hususiyeti
idi. Çünkü, büyük bir kahraman gerekirse, babasına bile
acımazdı ve öyle olması lâzımdı. Ama, Türk Mitolojisinde çok
önemli bir nokta vardır. Bunu da, hiçbir zaman unutmamamız
lâzımdır: "Ne Oğuz Kağan ve nede Mete, kendi öz ihtirasları
için babalarını öldürmemişlerdi". Babalarının öldürüşlerinin
tek sebebi, onların "Türk töresine uymamış ve riayet etmemiş
olmaları" idi. Çünkü Türk töresine göre taht, Mete'nin hakkı
idi. Kendisi Baş-Hatun'dan, yani hükümdarın en asil hatunundan
doğmuştu. Eski Türk töresine göre hükümdarlık, ancak onun
hakkı olabilirdi. Halbuki, Mete'nin babasının yeni bir
cariyesi araya girmişti. Babası zayıftı. Kadının tesirinde
kalıyordu, "Töreyi unutuyor" ve asil olmayan bir çocuğu, onun
yerine geçirmek istiyordu. Göktürk tarihinde, bunun örnekleri
çoktur: Üçüncü Göktürk Kağanı Mohan Kağan'ın, çok değerli bir
oğlu vardı. Savaşçılığı ve idaresi ile, Türkler arasında büyük
bir ün yapmıştı. Ama annesi, birinci hatun değildi. Onun
annesi de asil idi ama; asillik derecesi bir kağan doğurmak
için yeterli görülmüyordu. Bu sebeple, Mohan Kağan'ın vasiyeti
üzerine, kendi oğlu hükümdar olamamış ve yerine küçük kardeşi
geçmişti. Hatta Mohan Kağan: Bir evlâtla baba arasındaki bağ,
hiçbir şeyle mukayese edilemez. Ama ne yapayım ki aramızda bir
de töre var", şeklinde konuşmak zorunda kalmıştı.
"Oğul ile babanın, arasına girilmez,
"Mayasıdır
Hakanın, Türk Töresi geçilmez!"
Oğuz-Han'da babasını öldürmüştü. Türk cemiyeti,
Oğuz-Han'ın babasını öldürmesini, doğru ve töreye uygun bir
hareket olarak görüyordu. Çünkü babası, Hak dinini kabul
etmemiş ve Tanrı yoluna girmemişti. Hatta Oğuz-Kağan
destanları, Kara-Han'ın kendi oğlu Oğuz-Kağan tarafından
öldürüldüğünü de söylemiyorlardı. Kara-Han, bilinmeyen bir
yerden gelen, bir kılıç darbesi ile ölmüştü. Bazıları da,
"Kimin attığı bilinmeyen bir ok Kara-Han'ın hayatına son
vermiştir", diyorlardı. Bütün bu sözleri altında yatan, bir
istek ve bir eğilim görülüyordu. "Kara-Han'ı, oğlu Oğuz Kağan
değil; yine Tanrı öldümüştü". Kimden geldiği bilinmeyen bu
kılıç darbesi veya ok, Tanrı tarafından atılmış ve Kara-Han
da, bu yolla cezalandırılmıştı. Türk destanlarının hiçbiri,
Oğuz Han'ın elini, baba kanına bulandırmıyorlardı. Mete'de
öyle idi. Mete'nin bizzat kendisi, babasını öldürmemişti.
Türklerde ordu, bir milletin sembolü ve gerçek varlığı idi.
Mete'nin babasını öldüren oklar, ordu tarafından atılmıştı.
Tuman-Han, binlerce ve hatta onbinlerce ok ile ölmüştü.
Mete'nin babası, bütün bir milletin okları ile cezalandırılmış
ve bu yolla da töre, yerine getirilmişti.
"Mete ile Oğuz'un, babaları yanılmış,
"Tanrı
vermiş cezayı, oğul yaptı
sanılmış!"
[ Geri Dön |
Okunma: 9321
|