SAYFA: 1/2
 |
Padişahlık Sırası |
34 |
| Saltanatı |
33 Yıl |
| İslâm Halifelik Sırası |
99 |
| Cülüsu |
31 Ağustos 1876 |
| Babası |
Sultan Abdülmecîd Hân |
| Annesi |
Tir-i Müjgân Kadın Efendi |
| Doğumu |
21 Eylül 1842 |
| Vefâtı |
10 Şubat 1918 |
| Kabri |
İstanbul Çemberlitaş Sultan II. Mahmud Hân
Türbesindedir |
Osmanlı
padişahlarının otuz dördüncüsü ve İslam halifelerinin doksan dokuzuncusu. Sultan
AbdülmecidâÂ?Â?in ikinci oğlu olup 1842âÂ?Â?de Tir-i Müjgan Sultandan doğdu. On yaşında
iken annesini kaybeden şehzade Abdülhamid, babasının emriyle Perestu Kadın
Efendinin himayesine verildi. Özel hocalar tayin edilerek iyi bir eğitime tabi
tutuldu. Arapçayı, Ferid ve Şerif efendilerden, Farsçayı kazasker Ali Mahvi
Efendi ve Sadrazam Safvet Paşadan; tefsir, hadis, fıkıh ilimlerini Gümüşhanevi
Ömer Hulusi Efendiden; Fransızcayı Gardet, Edhem ve Kemal paşalardan ve diğer
din ve fen ilimlerini de sahasında üstad olan hocalardan öğrendi. Tahsilinden
artan zamanlarını; ata binmek, silah kullanmak ve spor yapmakla
değerlendirirdi.
Şehzade
AbdülhamidâÂ?Â?in zeka ve hafızasının son derece yüksek oluşu ile politik
kabiliyeti, amcası olan Sultan AbdülazizâÂ?Â?in dikkatini çekti. Nitekim Sultan
Abdülaziz Han, onun daha serbest bir ortamda yetişmesini sağladı. Mısır ve
Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü. Şehzade Abdülhamid de bu imkanlardan en
iyi şekilde istifadeye çalıştı. Yabancı basını devamlı takib ederek dış
devletlerin niyet ve emellerini ve gayelerine ulaşabilmek için uyguladıkları
metodları çok iyi etüd etti. Ayrıca o, ticari faaliyetlerde de bulundu.
Kendisinin marangoz atölyesi ile çiftliği vardı. Toprak işleriyle meşgul oldu.
Koyun besletti. Üstübeç madenleri işletti. Son derece cömerd olan Şehzade,
kazandığı paraları saltanatı sırasında din ve devlet işleri ile fakir ve
yoksullara harc etti.
İngilizlerden
para alarak düşmanın kuklası haline gelen Hüseyin Avni Paşa; Midhat, Mütercim
Rüşdi, Mahmud Celaleddin ve Nuri paşalar, şeyhülislam Hasan Hayrullah Efendi ile
anlaşarak 1876âÂ?Â?da Sultan AbdülazizâÂ?Â?i tahttan indirdiler ve çok geçmeden de şehid
ettiler. Yerine çıkardıkları şehzade Murad, rahatsızlığı sebebiyle ancak üç ay
tahtta kalabildi. Bunun üzerine şehzade Abdülhamid otuz dört yaşındayken 31
Ağustos 1876 Perşembe günü Osmanlı tahtına oturdu.
Sultan Abdülhamid
Han tahta çıktığında devlet en buhranlı günlerini yaşıyordu. Bosna-Hersek ve
Bulgar ayaklanmalarına Sırbistan ve Karadağ muharebeleri de eklenmişti.
GiritâÂ?Â?te huzursuzluk
had safhadaydı. Rusya, bu karışıklıkta devletten en büyük payı kapma sevdasıyla
savaş hazırlıkları yapıyordu. Yeni Osmanlı Padişahı ise aktif bir siyaset takip
ediyordu. Bütün hükümet üyeleriyle mabeyn personelini saraya davet ederek bir
yemek verdi. Burada yaptığı konuşmada da milli birliğe duyulan ihtiyacı dile
getirdi. Tersaneye giderek bahriyelilerle birlikte oturup asker yemeği yedi.
Zaman zaman haber vermeden çeşitli camilere gidip, halkın arasında aynı safta
namaz kıldı. Sultanın bu hareketleri asker ve halkın hoşuna gidiyordu. Nitekim
herkeste ve özellikle orduda bir moral düzelmesi görüldü. Bunun neticesi olarak
Sırp cephesindeki ordu önemli başarılar kazanmaya başladı. Osmanlı ordusu
BelgratâÂ?Â?a girmek üzereyken büyük devletler işe karıştılar. RusyaâÂ?Â?nın savaşa
derhal son verilmesi konusundaki ültimatomu üzerine Sırbistan ile üç aylık
ateşkes imzalandı. Diğer taraftan İngiltere, Şark Meselesinin İstanbulâÂ?Â?da
toplanacak bir konferansta ele alınmasını istedi. 23 Aralık 1876âÂ?Â?da İstanbulâÂ?Â?da
toplanan Tersane Konferansından sonra batılı devletler Osmanlı Devletinin
bağımsızlığını tehlikeye sokacak ağır hükümler taşıyan teklifler sundular. Bu
toplantıdan bir gün önce 23 Aralık 1876âÂ?Â?da Osmanlı Devletinde Kanun-i Esasi ilan
edilmiş ise de batılılar bunu nazar-ı dikkate almamışlardı.
Tersane
Konferansı kararlarını reddetmenin, devletini Rusya ile karşı karşıya
bırakacağını bilen Sultan Abdülhamid Han, bu teklifleri kabul etmiş görünerek
ortalığı yatıştırmak istiyordu. Ancak İngilizlerin kendilerini destekleyeceği
vadine aldanan sadrazam Midhat Paşa, mecliste gayri müslimleri de kendi tarafına
çekmek suretiyle Rusya aleyhine bir konuşma yaptı. Harb aleyhinde rey kullanacak
olanları; peşinen vatan sevgisizliği ve ihaneti ile itham etti. Neticede meclis, Tersane Konferansı
kararlarını reddetti. Ayrıca Sultan AbdülhamidâÂ?Â?in devlet işleriyle çok sıkı bir
şekilde ilgilenmesini siyasi geleceği açısından tehlikeli gören Midhat Paşa, onu
tahttan indirmenin yollarını aramaya başladı. Hatta Osmanlı Hanedanını dahi
ortadan kaldırmayı planlayan Midhat Paşa, konağında topladığı Namık Kemal, Ziya
ve Rüşdi paşalarla kendi taraftarı olan diğer devlet ileri gelenlerine âÂ?Â?Al-i
Osman yerine Al-i Midhat denilse ne olur?âÂ? demişti. Yine sadareti müddetince
Müslüman halkın çoğunlukta bulunduğu vilayetlere azınlıktan valiler tayin etmek
ve Osmanlı ordusunun temeli durumundaki Harbiye Mektebine Rum talebe almak gibi
Osmanlı Devletini temelinden yıkabilecek faaliyetler içerisindeydi. Onun bu
zararlı icraatları üzerine Sultan Abdülhamid Han, Kanun-i EsasiâÂ?Â?nin kendisine
verdiği yetkiye dayanarak Midhat Paşayı sadrazamlıktan uzaklaştırdı ve yurd
dışına sürdü.
Diğer taraftan
Midhat Paşa sadrazamlıktan uzaklaştırılmış ancak Tersane Konferansı kararlarını
mecliste reddettirmekle Osmanlı Devletini Rusya ile karşı karşıya getirmişti.
Nitekim 24 Nisan 1877 günü Rusya, Osmanlı Devletine resmen harb ilan etti. Mali
1293 senesine rastladığı için âÂ?Â?93 HarbiâÂ? denilen bu savaş, Edirne Mütarekesine
kadar dokuz ay sürdü. PlevneâÂ?Â?de Gazi Osman Paşa, doğuda Ahmed Muhtar Paşanın
kısmi başarılarına rağmen savaş umumi bir bozgunla neticelendi. Ruslar EdirneâÂ?Â?ye
girdiler ve YeşilköyâÂ?Â?e kadar geldiler. Doğuda ise Kars düşmüş ve Rus kuvvetleri
ErzurumâÂ?Â?a yaklaşmıştı. Savaşlarda on binlerce Müslüman-Türk şehid olurken, bir o
kadarı da İstanbulâÂ?Â?a akın etti. Muhacirler bir plan içinde AnadoluâÂ?Â?nun çeşitli
bölgelerine yerleştirilmeye çalışıldı. Bu sırada memleketin tek karar organı
olan mecliste de tam bir anarşi hüküm sürmekte ve milletvekilleri hiçbir
meselede bir araya gelememekte idiler.
Bu vaziyet
karşısında Sultan Abdülhamid Han, İngiltereâÂ?Â?yi devreye sokarak savaşın sona
erdirilmesini sağladı. Arkasından devletin başına böyle bir felaketin gelmesine
sebeb olan, savaşın bitmesi ile de bu durumda hiçbir mesuliyeti yokmuş gibi
padişahı suçlamaya başlayan Meclis-i MebâÂ?Â?usanâÂ?Â?ı süresiz kapattı (13 Şubat 1878).
Bu arada Rusya ateşkesin sağlanmasından hemen sonra Osmanlı Devleti ile antlaşma
imzalayarak galip gelmenin avantajını iyi kullanmak istiyordu. Nitekim 3 Mart
1878âÂ?Â?de imzalanan Ayastefenos Muahedesi, Osmanlılar için çok ağır ve feci
şartlar getiriyordu. 29 Maddelik antlaşmaya göre, batıda büyük bir Bulgaristan
prensliği kurulacak, Makedonya, Batı Trakya, Kırklareli bir Rus kuklası olarak
düşünülen bu otonom prensliğe verilecekti. Kars, Ardahan, Batum RusyaâÂ?Â?ya
verilip, Karadağ ve SırbistanâÂ?Â?ın istiklalleri kabul edilecekti. Ayrıca Osmanlı
Devleti, RusyaâÂ?Â?ya 245 milyon Osmanlı altını harb tazminatı verecekti.
Sultan Abdülhamid
Han devleti için çok tehlikeli olan bu antlaşmayı kabul etmedi. Diğer taraftan
Hind yolunun tehlikeye girdiğini gören İngiltere de, Paris Antlaşmasını ihlal
ettiği iddiasıyla Ayastefenos Antlaşmasının milletlerarası bir konferansta
gözden geçirilmesini istedi. Ayrıca İngiltere toplanacak olan bu konferansta
Osmanlı Devletini desteklemek vadi ile bazı tavizler kopardı. KıbrısâÂ?Â?ın
idaresinin geçici olarak İngiltereâÂ?Â?ye bırakıldığı antlaşma, 4 Haziran 1878âÂ?Â?de
imzalandı. Sultan Abdülhamid Han hükumetin bir oldu bitti ile imzaladığı bu
antlaşmayı kabul etmemek için çok direndi. İngilizler askeri tehditte
bulundular. Bunun üzerine Padişah, KıbrısâÂ?Â?ta hükümranlık haklarına asla zarar
verilmeyeceği konusunda İngilizlerden bir belge almak suretiyle antlaşmayı
onayladı. Buna rağmen İngiltere 13 Temmuz 1878âÂ?Â?de imzalanan Berlin Muahedesinde
Osmanlılara vaad ettiği desteği vermedi. Her ne kadar Berlin muahedesi ile daha
önce kaybedilen bazı topraklar geri alındı ise de Osmanlılar ümid ettikleri
sonuca ulaşamadılar. Çünkü KıbrısâÂ?Â?ın İngiltereâÂ?Â?ye bırakılmış olması diğer
devletlerin de bu konudaki faaliyetlerini arttırdı. İngiltereâÂ?Â?nin teşvikiyle
Bosna-HersekâÂ?Â?in idaresi AvusturyaâÂ?Â?ya bırakıldı. 1881âÂ?Â?de Fransa TunusâÂ?Â?a, ertesi
yıl İngiltere MısırâÂ?Â?a bir oldu bitti ile el koydular. Bulgarlar da 1885âÂ?Â?te Doğu
Rumeli eyaletini işgal ettiler.
Sultan Abdülhamid
Hanın tahta çıktığı iki yıl içinde gelişen feci olaylarda padişahın sorumluluğu
yok denecek kadar azdı. Çünkü bu sırada Osmanlı dış siyasetine yön veren devlet
adamları yabancı diplomatların tesirinden çıkamıyorlardı. Devletin yüksek
menfaatlerini bir kenara iterek yabancı devletlerin çıkarlarına alet olmuşlardı.
Bu yanlış tutum dolayısıyla devletin dış itibarı sarsılmış, İstanbul ve Berlin
kongrelerinde devlet adamları hakaret derecesine varan muameleye maruz
kalmışlardı. Bu sebeple milletlerarası politikada devletin bağımsızlık ve toprak
bütünlüğünü savunmayı birinci hedef gören Sultan Abdülhamid Han, hükümet
üyelerinden bu hususta raporlar istedi. Ayrıca son yüz yıldır Osmanlı Devletinin
başına gelen felaketlerin dış devletlerin piyonu olmuş Osmanlı devlet
adamlarının basiretsiz tutumlarından kaynaklandığını anlayan ve Hüseyin Avni
Paşa gibi İngilizlerden para bile alanları gören Padişah, devlet hizmetinde
çalışanları kontrol etmek üzere kuvvetli bir istihbarat teşkilatı kurdu. Nitekim
Sultan Abdülhamid de bu teşkilatı; âÂ?Â?Vatandaşı değil, hazineden maaş aldıkları,
Osmanlı nimetiyle gırtlaklarına kadar dolu olduklar halde devletine ihanet
edenleri tanımak ve takib etmek içinâÂ? kurduğunu belirtmektedir.
Gerçekten de
Sultan AbdülhamidâÂ?Â?in bu tedbirleri almasındaki isabeti çok geçmeden görüldü.
İngiliz taraftarı olup devletin ancak İngiliz yardımı ile kurtulabileceğine
inanan Ali Suavi, Galatasaray Lisesi Müdürlüğünden azledilmesini hazmedemeyerek
Çırağan Sarayına bir baskın düzenledi. Ali SüaviâÂ?Â?nin hedefi, Sultan Abdülhamid
Hanı saltanattan düşürmek ve yerine Beşinci MuradâÂ?Â?ı tekrar padişah yapmaktı.
Fakat Beşiktaş Zaptiye Amiri Hasan Paşa, kısa sürede isyanı bastırdı. Çıkan
vuruşma sırasında Ali Suavi öldürüldü (20 Mayıs 1878).
Sultan Abdülhamid
Han, amcası Sultan AbdülazizâÂ?Â?i şehid ettiren Midhat Paşa ve arkadaşlarının
yargılanması için 27 Haziran 1881âÂ?Â?de Yıldız Mahkemesini kurdurdu. Bu sırada
suçluluğun verdiği bir duygu ile mahkemeye çıkmaktan korkan Midhat Paşa,
İzmirâÂ?Â?de Fransız Konsolosluğuna sığındı. Fransızlar, Midhat Paşayı teslim etmek
istemedilerse de PadişahâÂ?Â?ın sert direktifi karşısında duramayıp teslime mecbur
kaldılar. Nitekim mahkeme sonucunda da suçlu görülen Midhat Paşa ve arkadaşları
idama mahkum edildiler ise de, Padişah verilen cezaları müebbed hapse
çevirdi.
Öte yandan
devletin toparlanabilmesi için zamana ihtiyaç olduğuna inanan Abdülhamid Han,
bilhassa savaşlardan kaçınma yoluna gitti. O, savaşlardan zaferle sona erenlerin
dahi milleti yorup bitirdiği görüşündeydi. Saltanatı müddetince daima idareli
davrandı. Devletin pekçok ihtiyaçlarını hazineden para almak yerine kendi
kesesinden karşıladı. Padişah öncelikle devleti ekonomik alanda düştüğü borç
bataklığından kurtarmak istiyordu. Alacaklı devletlerin başında İngiltere ve
Fransa geliyordu. Rusya da, Berlin Muahedesine göre tazminat alacaklısı
durumundaydı. Padişah, 20 Aralık 1881âÂ?Â?de yayınlanan Muharrem Kararnamesiyle
borçların ödenebilmesi için yeni bir formül buldu. Bu kararnameye göre devletin
tütün, damga pulu, tuz, ipek, balık ve sigara tekelleri ile bazı imtiyazlı
eyaletlerin maktu vergileri bu iş için kurulan Duyun-i Umumiye teşkilatına
bırakılıyordu. Bu suretle İngiltere ve Fransa başta olmak üzere alacaklılar
verdikleri borçları muntazam bir şekilde tahsil edebileceklerdi. Bunun
karşılığında 278 milyon borcun 161 milyonu, yani yarısından fazlası Türkiye
lehine siliniyordu. Alacaklılar alacaklarını belirli şekilde tahsil
edebilecekleri için memnundular. Meselenin bu şekilde halli ve Osmanlı
Devletinin üzerinden ekonomik baskının kalkması Sultan AbdülhamidâÂ?Â?in büyük
başarılarından biri oldu.
Osmanlı Devletine hasta adam gözü ile bakıldığı ve paylaşma
hesapları yapıldığı bir devrede başa geçen Sultan Abdülhamid Hanın, devletin
idaresini bizzat eline aldığı 1878âÂ?Â?den sonraki dış siyaseti dahiyane bir mahiyet
arz etmektedir. PadişahâÂ?Â?ın dış siyaseti prensip itibariyle basit fakat
uygulaması bakımından zordu. O, dünyadaki politik gelişmeleri yakından takip
etmek üzere sarayda bir çeşit bilgi merkezi kurdu. Osmanlı ülkesiyle ilgili
bütün dünyada çıkan yazılar ve dış temsilciliklerden PadişahâÂ?Â?a gelen raporlar
burada toplanır ve değerlendirilirdi. Abdülhamid Han, zaman zaman önemli gördüğü
meselelerde yerli ve yabancı ilim adamlarından dış politika konusunda bilgi
alırdı. PadişahâÂ?Â?ın dış politikada hedefi Osmanlı Devletini savaştan uzak, barış
içinde yaşatmak ve her bakımdan güçlü bir hale getirmekti. Devletler arası
rekabetin Osmanlı Devleti üzerinde yoğunlaştığı bir devirde böyle bir siyaseti
uygulamak gerçekten zordu. Padişah bilhassa Avrupa devletlerinin Türkiye
üzerinde birbirleriyle çatışan çıkar ve ihtiraslarından faydalanmaya çalıştı. Bu
sebeple milletler arası şartlar değiştikçe onun siyaseti de değişiyordu.
Sultan Abdülhamid Hanın İslam dünyasındaki itibarı pek
fazlaydı. Doğu Türkistan ve Orta AfrikaâÂ?Â?daki Sultanlıklar bile onun adına hutbe
okutup, para bastırıyor ve ona tabi oluyorlardı. PadişahâÂ?Â?ın, Almanya İmparatoru
ve Prusya Kralı İkinci Wilhelm ile şahsi dostluğu vardı. Avusturya ve Macaristan
ile dostluk kurulmuş olup, İtalya ile münasebetler iyiydi. Sırbistan ve Romanya etkisizdi. Karadağ ve
Bulgaristan prensleri ise, PadişahâÂ?Â?a bağlıydılar. Yanya ve Girid vilayetlerine
göz diken ve Osmanlı hududunda tecavüzkar faaliyetlerde bulunan YunanistanâÂ?Â?a
ise, 18 Nisan 1897âÂ?Â?de harp ilan edildi. Büyük devletler işe karışmadan
YunanistanâÂ?Â?ın işini bitirmek isteyen Sultan Abdülhamid, başkumandan Edhem Paşaya
yıldırım savaşı istediğini bildirdi. Avrupalıların altı ayda geçilemez dedikleri
Tırhala-Çatalca hattını bir kaç günde aşan Osmanlı birlikleri, Dömeke önlerinde
Yunan ordusunu büyük bir bozguna uğrattılar. Artık AtinaâÂ?Â?ya 150 km kalmış ve yol
açılmıştı. Ancak YunanistanâÂ?Â?ın Osmanlılar eline geçeceğini anlayan Rusya başta
olmak üzere Avrupa devletleri, Sultan AbdülhamidâÂ?Â?den harbin durdurulmasını rica
ettiler. Babıali 10 milyon altın savaş tazminatı ve işgal edilmiş olan
TeselyaâÂ?Â?nın teslimi karşılığında mütarekeye hazır olduğunu bildirdi. Ancak
mütareke sırasında işe karışan Avrupa devletleri tazminatın 4 milyon altına
indirilmesini ve TürkiyeâÂ?Â?nin küçük bazı toprak parçaları ile yetinmesini
sağladılar. Böylece Osmanlı Devleti, bütün hıristiyan devletlerin bir araya
gelmeleri neticesinde, zaferle çıkmış olduğu bir harbin bile faydasını göremedi.
Fakat Yunanlılar önemli ölçüde ezilmiş oldu.
Sonraki Sayfa (2/2)

Okunma: 4912
|