|
14. OĞUZ KAĞAN DESTANININ EN ESKİ BÖLÜMLERİ
"Arabanın
icâdı":
Göktürklerin
türeyişleri ile ilgili efsanelerde, ateş gibi insanlığa faydalı olan şeyleri
icâd eden atalardan, söz açılıyor ve bunlara büyük bir önem veriliyordu. Zaten
ateş, tuz, araba v.s. gibi, insanlığın gelişmesine yardım etmiş unsurlarla
aletlerin icadları, bütün dünya mitolojilerinde, en eski ve öz kalıntılar olarak
kabul edilmişlerdir. Türklerin Kanglı boyu, tarih boyunca büyük bir şöhret
yapmış ve Türk kavimleri arasında, önemli bir yer tutmuştu. İlk bakışta Kanglı
sözü, bir nevi bizim kağnı, yani "kağnı arabası" deyimini andırıyordu. Bütün
mitolojilerde olduğu gibi, Türk Mitolojisinde de, sözlerin dış görünüşlerine
göre, bazı benzeştirmeler yapılmıştır. Bu sebeple Oğuz Kağan destanında, kağnı
arabasının icâdından söz açılırken, Kanglı boyu ile bir ilgi kurulmuştu. Uygur
Türkçesi ile yazılan Oğuz destanında, Kağnı'nın icâd edilişi, şöyle
anlatılıyordu:
Çürced
Kağan'ı aldı, halkıyla ulusunu,
Yoketmek için geldi, Oğuz-Han ulusunu.
Başgeldi Oğuz-Kağan, basdı Çürced Hanı'nı,
Ok ile kılıç ile, döktü
düşman kanını.
Oğuz öldürdü onu, kesti hemen başını,
Böldü ganimetleri,
tâbi kıldı halkını.
Oğuz'un askerleri, beyleri bütün halkı,
Düşmanda ne
bulursa, toplayıp hep tüm aldı.
Atlar ile öküzler, katırlar az gelmişti.
Yığılmış yükler ise, ta dağları geçmişti.
Oğuz'un bir eri vardı, akıllı
tecrübeli,
Barmaklığı-Çosun-Billig, yatkındı işe eli.
Bir kağnı arabası,
yapıp koydu içine,
Oğuz'un bu ustası, devam etti işine.
Kağnıyı çekmek
için, canlı öne koşuldu,
Cansız alıntılar da, üzerine konuldu.
Oğuz'un
beyleriyle, halkı şaştılar buna,
Onlar da kağnı yaptı, özenmişlerdi ona.
Kağnılar yürür iken, derlerdi: "Kanğa! Kanğa!"
Bunun için de dendi,
artık bu halka "Kanğa".
Oğuz bunu görünce, güldü kahkaha ile,
Dedi: "-
Cansızı çeksin, canlılar Kanğa ile!"
"Adınız Kanğaluğ olsun, belğeniz de
araba!"
Bıraktı onları da, gitti başka tarafa.
Oğuz-Kağan,
Mançurya Bölgesindeki kavimlere akın yaptığında, çok mal elde etmiş; fakat
bunları, atlarla taşıyamamıştı. Bunun üzerine, Oğuz-Kağan'ın akıllı beylerinden
birisi, bir araba yaparak, malların hepsini arabalara doldurmuş ve Oğuz-Kağan'ın
yurduna kadar taşımıştı. Oğuz-Kağan, böyle yeni bir icâdı görünce, çok sevinmiş
ve bu beyinin soyundan gelen boylara da "Kangalı" yani "Kağnılı" adını vermişti.
Tabiî olarak bu, nihayet bir efsane ile sözlerin benzeştirilmesinden başka bir
şey değildi. Türkler çok eski çağlarda, tekerlek ile arabayı icâd ederek
kullanmışlardı. Çok eski çağlarda herhalde, "Kanglı" kavim adı da vardı. Fakat
kendileri, henüz daha ortada yok idiler. Çünkü Türk boyları, zaman zaman
çoğaldıkça bölünüyorlar ve eski adlar alarak, yeniden ortaya çıkıyorlardı.
M.S.V. yüzyılda, Ortaasya tarihinde önemli bir rol oynayan bazı Türk kavimlerine
Çinliler, "Yüksek arabalı kavimler" adını veriyorlardı. Çinlilerin bunlara,
Yüksek arabalı" demelerinin sebebi, herhalde onların arabalarının yüksek, yani
tekerleklerinin büyük olmasından ileri geliyordu. Çin tarihleri, kendilerine
benzeyen kavimlerden ve eşyalardan söz açmazlardı. Öyle anlaşılıyor ki,
Türklerin bu arabaları, Çin'de kullanılan arabalara nazaran, çok daha büyük ve
yüksek idiler. "Büyük tekerlekli arabalar birçok bakımlardan faydalı ve
elverişli idiler". Çamurlu bölgelerde ve engebeli arazilerde, büyük tekerlekli
arabaları kullanmak, daha kolay oluyordu. Eski Türkler çadırlarını yalnızca yere
kurmaz, aynı zamanda arabalar üzerine de oturturlardı. Bu arabalar, akınlarda da
orduların peşinden ayrılmazlardı. Oğuz-Kağan destanında da görüldüğü gibi, harbe
giden Türk ordularının arkasından, aileleri taşıyan arabalar ve kervanlar da
yürürlerdi. Oğuz-Kağan destanına göre böyle ordu düzenleri, yalnızca çok eski
çağlarda görülüyordu. Bununla beraber, daha sonraki çağlarda, meselâ Göktürk ve
hatta Cengiz-Han akınlarında bile hatunlar, Hakanlar ile beylerin arkalarından
gelirlerdi.
"Türkler
ilk geminin yapılışı":
Oğuz-Han'ın
bir beyi, İtil, yani Volga nehrini geçerken kendisine bir kayık yapmıştı. Bu
kayık veya gemi sayesinde, Oğuz-Han'ın orduları nehrin karşı kıyısına geçerek,
düşmanı mağlüp etmişlerdi. Kayığı icâd etme motifi de, her halde Türk
mitolojisinin, en eski kalınıtılarından biri olsa gerektir. Eski Türkler,
denizci bir millet değillerdi. Bununla beraber kendi ülkelerinde de, birçok
geniş nehirler ile göller bulunuyordu. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz Kağan
destanı, Türklerin gemi veya salı icâd etmelerini şöyle anlatıyordu:
İdil adlı
bu ırmak, çok çok büyük bir suydu,
Oğuz baktı bir suya, bir de beylere
sordu: "-
Bu İdil sularını, nasıl geçeceğiz, biz?"
Orduda bir bey vardı,
Oğuz Han'a çöktü diz.
Uluğ-Ordu-Beğ derler, çok akıllı bir erdi,
Bu
yönde Oğuz Han'a yerince akıl verdi.
Baktı ki yerde bu beğ, çok ağaç var çok
da dal,
Kesti biçti dalları, kendine yaptı bir Sal.
Ağaç sala yatarak,
geçti İdil nehrini,
Çok sevindi Oğuz-Han, buyurdu şu emrini:
"- Kalıver
sen burada, halkına oluver bey!
"Ben dedim öyle olsun, densin sana
Kıpçak-Beğ!"
Tabiî olarak
diğer Oğuz destanlarında, Kıpçak-Beğ'in doğuşu ve bey oluşu daha başka türlü
anlatılmaktadır.
"Dünyamıza
soğuk rüzgârlar gönderen 'Buz-Dağı' motifi, Oğuz destanında da
görülüyordu":
Karluk
Türklerinin meydana gelişleri ile ilgili bölüm de, bazı önemli meselelerle
karşılaşıyoruz. Uygur türkçesi ile yazılmış Oğuz destanında, Karluk Türklerinin
ortaya çıkışları şöyle anlatılıyordu:
Oğuz-Kağan
baktı ki, erkek kurt önler gider,
Ordunun öncüleri, Gökkurt'u gözler gider,
Görünce Oğuz bunu, ne çok sevinmiş idi,
Alaca aygırını, çabucak binmiş
idi.
Apalaca aygırı, Oğuz severdi özden,
Ama at dağa kaçtı, kaybolup
gitti gözden,
Bu dağ buzlarla kaplı, çok büyük bir dağ idi,
Soğuğun
şiddetinden, başı da ap ağ idi.
Çok cesur çok alp bir bey, ordu içinde
vardı,
Ne Tanrı ne Şeytandan, korku içinde vardı.
Ne yorgunluk ne soğuk,
erişmez idi ona,
Bu bey dağlara girdi, dokuz gün erdi sona.
Aygırı
yakaladı, memnun etti Oğuz'u,
Atamadı üstünden, dağlardaki
soğuğu.
Olmuştu kardan adam, kar ile sarılmıştı,
Oğuz onu görünce,
gülerek katılmıştı.
Dedi: "Baş ol beylere, artık sende burda kal!
"Sana
Karluk diyeyim, ölümsüz adını al!
Çok mücevher, çok altın, hediye etti ona,
Bir bey yaptı Karluk'u, devam etti yoluna.
Eski Türk
Kağanlarının atları, büyük bir önem taşırlardı. Türk tarihinde, 60 veya 100
kilometre koşan, Mete'nin atı gibi efsanelemiş birçok atlara da rastlıyoruz.
Elbette ki Oğuz-Kağan, kaçak atını orada bırakıp gidemezdi. Ama, o nasıl bir
attı ki, buzlarla örtülü büyük bir dağ içine kaçmış ve peşindekileri de günlerce
uğraştırmıştı. Onu yakalayıp getiren insanlar bile, baştan aşağıya kadar kardan
bir adama dönmüşlerdi. Oğuz-Kağan destanlarında bu dağa, "Muz-Tak", yani
"Buz-Dağı" adı veriliyordu. Atı dağda bulup getiren bey de, kardan bir adam
şekline girdiği için, Oğuz Kağan tarafından "Karluk yani Karlık" adı ile
adlandırılmıştı. Sonraki güçlü ve şöhretli Karluk kabileleri, bu adamın soyundan
geleceklerdi. Eski Altay efsanelerine bir göz attığımız zaman da, böyle Buz
dağlarını Türk Mitolojisi içinde görebiliyoruz. Altay Türklerine göre, Kuzeyden
esen soğuk ve buzlu rüzgârlarının geldikleri bir dağ vardı. Altay Türkleri,
soğuk kuzey rüzgârlarının, "Muz-Tak"adlı buzlarla kaplı bir "Buz-Dağı" ndan
geldiğine inanıyorlardı. Bu Buz Dağı dünyanın kuzeyini baştan başa kaplamıştı.
Buz dağının üzerinde de, yine "Buz" adı ile adlandırılan, büyük devler
yaşıyorlardı. İlk bakışta, Altay efsanelerindeki Buz Dağı motifleri, Himalaya
dağları ile kar adamları efsaneleri hatırlatır gibi idiler. Ama Türk
Mitolojisindeki Buz Dağları herhalde yerli olarak, Türklerin zihinlerinden
doğmuş ve nihayet insan düşüncesinin, bir gereği gibi oluşmuş ve gelişmiş
olmalıydılar. Bunları söylemekle, Oğuz-Kağan destanındaki, "Buz-Dağ" ın Altay
efsanelerindeki Buz-Dağı ile aynı olduğunu ifade etmek istemiyoruz. Gerçi daha
sonraki "Boz-Ok" Oğuzlarının yurtlarında da, "Buz-Dağ" adını taşıyan bazı dağlar
vardı. Ama mitoloji incelemeleri yapan bir kimsenin, diğer efsaneleri de
gözönünde tutarak, karşılaştırmalar yapması, zorunlu görünmelidir. Eski Oğuz
yurdunda da Buz-Dağları olabilirdi. Fakat bu dağlar, ne de olsa insanların
zihinlerinde, efsaneleşmiş ve gerçek mahiyetlerini kaybetmişlerdi.
15. OĞUZ DESTANINDA "KÖPEK BAŞLI" İNSANLAR
Oğuz Kağan
destanlarının önemli bir bölümü de, "Köpek başlı insanlar"ın ülkelerine yapılan
akınlardı. Türkler bu kavimlere, "İt-Barak" adı veriyorlardı. "İt" sözü, eski
Türklerde de, köpek anlamına geliyordu. "Barak da, bir nevi köpekdi". Bazılarına
göre, "Siyah ve tüylü bir köpek cinsi" idi. Fakat bu köpek de, herhalde
başlangıçlarda, efsanevi bir köpek olmalı idi. Oğuz Kağan destanlarına göre, "İt
Barak'ların memleketi, kuzey-batıya doğru uzanan, karanlık ülkeleri içindeydi.
Oğuz-Han, 'İt-Barak' lara karşı bir akın yapmış; fakat mağlüp olarak, dağlar
arasındaki bir nehrin ortasında bulunan, küçük bir adacığa sığınmak zorunda
kalmıştı. Bu adacıkta, savaşta ölen askerlerinden birinin karısı da, bir çocuk
doğurmak zorunda kalmıştı. Fakat buraya sığınan Oğuz Han'ın, ne bir çadırı ve ne
de bir evi vardı. Kadın, ağaç koğuğuna girmiş ve orada çocuğunu doğurmak zorunda
kalmıştı. Oğuz-Kağan, kadının esenlikle doğum yapmasına sevinmiş ve çocuğa da,
Kıpçak adını vermişti". Eski Türk efsanelerine göre "Kıpçak" sözü, "ağaç koğuğu"
anlamına geliyordu. Bildiğimiz üzere "Kıpçak" lar, Altay dağlarının batısından,
ta Güney Rusya içlerine kadar uzanan, büyük Türk kitleleri idiler. Herhalde
Kıpçak sözü de, çok eski çağlardan beri meydana gelmiş, bir kavim adı olmalıydı.
Fakat Türk destanlarını yazanlar, Kıpçak'la "ağaç koğuğu" arasında bir benzerlik
bulmuşlar ve bu yolla, Kıpçak Türklerinin türeyişlerini anlatmak istemişlerdi.
Az önce de söylediğimiz gibi, "Oğuz-Kağan, ikinci karısını bir göl ortasında
bulunan küçük bir adacıktaki ağaç koğuğunda bulmuştu". Uygurların türeyiş
efsanesinde de, "Eski Uygur ataları, iki nehir ortasında bulunan bir odacıktaki,
kayın ağacından" doğmuşlardı. Bu örneklerden de kolayca anlaşılıyor ki, bir
tarih olayı gibi gösterilen bu akınlarda, Türk mitolojisinin çok eski ve
müşterek motifleri, sık sık görülebiliyorlardı:
Türkler
"Barak" derlerdi, Kara tüylü köpeğe,
Böyle ad verirlerdi, büyük soylu
köpeğe.
,Aslında efsaneler, bir köpek anarlardı.
Onu da köpeklerin,
atası sayarlardı.
Bu köpek soylu idi, çok büyük boylu idi,
Av çoban
köpekleri, hep onun oğlu idi.
Kuzey-batı Asya'da güya "İt-Barak"
vardı,
Türklerse İç Asya'da, onlara uzaklardı.
Başları köpek imiş,
vücutları insanmış,
Renkleriyse karaymış, sanki Kara Şeytanmış.
Kadınları güzelmiş, Türklerden kaçmaz imiş,
İlâç sürünürlermiş, ok mızrak
batmaz imiş.
Destanda denilmiş ki, Oğuz-Han yenilmişti,
Bir adaya sığınıp
toplanıp derilmişti.
On yedi sene sonra, Oğuz onları yendi.
Kadınlar
yardım etti, orada savaş dindi.
Oğuz bu bölgeleri, "Kıpçak-Beğ" e il verdi,
Bunun için Türkler de, oraya "Kıpçak" derdi.
Gerçi, bu
efsane idi. Fakat içinde tarih olayları da yatmaktaydı. Öyle anlaşılıyor ki, bu
bölgedeki güzel kadınları Türkler almışlar ve onlardan da, yeni bir nesil
meydana getirmişlerdi. Belik Kıpçağın annesi de, güzel bir İt-Barak kadınından
başka bir kimse değildi. Sonradan Kıpçak, Oğuz-Kağan tarafından bu bölgelere
tayin edilmiş ve kuzey ülkeleri, hep onun soyları tarafında idare edilmişti.
"Kıpçak'lar da türkçe konuşuyorlar ve Türk kültürüne sahip idiler". Fakat Oğuz
destanı, Kıpçağı Oğuz-Han'ın soyundan değil, nihayet askerlerinden birisinin
neslinden getiriyordu. Kıpçak kuzeylere gitmiş, orada soyları türemiş ve
yerlilerle karışarak, yeni akraba. Bir Türk kavmi meydana getirmişti.
"Köpekbaşlı
insanlara Avrupa ve Hint mitoloilerinde de rastlanıyordu". Eski Yunan
mitolojisinde de, köpek başlı insanlarla ilgili, birçok efsanelere rastlıyoruz.
Daha sonraki Avrupa mitoloji de, köpek başlı insanlara, zaman zaman yer
vermişti. Avrupalılar, bu köpek başlı kavme, "Borus" adını veriyor ve onların,
bugünkü Finlandiya ile Rusya'nın kuzey kısımlarında yaşadıklarını söylüyorlardı.
Oğuz-Kağan destanındaki "İt-Barak" lar da aşağı yukarı, aynı bölgelerde idiler.
Bu bakımdan, Avrupa ve Yunan Mitolojisi ile Türk Mitolojisi arasında, bir
benzerlik ve bir bağ meydana gelmektedir. Köpek başlı insanlar motifi, herhalde
Türkler arasına, dışarıdan gelmiş bir efsane olmalı idi. Fakat Türkler, köpeğe
önem vermezlerdi. Köpek, Türklere göre, aşağı bir hayvandı, bunun için de Türk
Mitolojisi, köpek başlı insanları daima küçük görmüştü. Köpek başlı insanlarla
ilgili efsaneleri, Hindistan'da ve güney bölgelerinde de görüyoruz. Hint
Mitolojisi zaman zaman, köpeğe daha fazla önem vermişti. Bu sebeple
Hindistan'daki köpek başlı insanlar, aşağı bir sınıfı değil; soylu Hintlileri
temsil ediyorlardı. Motifin, eski Yunan'da ve Avrupa'da görülmüş olmasına
rağmen, Türklerde de bunların benzer şekillerini görmüyor değiliz. Meselâ Doğu
Göktürk devletinin önemli bir bölümünü meydana getiren. Tarduş Türklerinin
ataları da, "Başı kurt ve vücudu insan olan" bir kimse idi. " Köpek başlı
insanlara, Çin efsanelerinde de büyük bir yer verilmişti. Çin'in kuzeyinde ve
Mançurya'da oturan bazı kavimler Çinlilere göre köpek başlı idiler. Bu efsaneler
Çin'de, çok daha eski çağlarda başlamıştı. Hatta diyebiliriz ki, Çin'in köpek
bağlı efsaneleri, Yunanistan'daki efsanelere nazaran daha eski idiler".
Mançurya'nın kuzeyinde oturan iptidaî Moğollar, köpeğe büyük bir önem
verirlerdi. Onlarca köpek, hem kutsal ve hem de kendi milletlerinin atası idi.
Bu sebeple Oğuz-Kağan destanına köpek başlı insanlar motifinin, Çin'den mi,
yoksa Avrupa'dan mı geldiğini, kolayca kestirmek mümkün olamamaktadır.
Cengiz-Han devrinde yazılmış olan Oğuz destanları, daha çok Batı ile ilgileri
olan yazarlar tarafından kaleme alınmışlardı. Bu sebeple Oğuz destanlarında
köpek başlı insanlar, Kuzey Rusya ile Finlandiya'da gösteriliyorlardı. Elimizde
bu konu ile ilgili, daha eski kaynaklarımız maalesef yoktur. Buna rağmen, eski
Türk destanlarında, güya Kuzey Mançurya'da yaşayan "Köpek başlı" insanlardan da
söz açılıyordu.
Önceki
Sayfa - Sonraki
Sayfa
[ Geri Dön |
Okunma: 4853
|