|
Osmanlı Devleti
Duraklama Dönemi (1566-1699)

"Türklerin mevcut sistemini kendi sistemimizle mukayese edince,
istikbalin başımıza getireceği felaketleri düşünüyor, titriyor ve
akıbetimizden korkuyorum. Bir ordu galip gelecek ve pâyidar olacak, diğeri
de mahv olacaktır. Çünkü, şüphesiz ikisi de sağlam surette devam edemez.
Türklerin tarafında kuvvetli bir imparatorluğun bütün kaynakları mevcut,
hiç sarsılmamış bir kuvvet var, sefer görmüş askerler, zafer
alışkanlıkları, meşakkatlere dayanma kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin,
kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumî fakirlik, hususî
israf, sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık
var. Bütün bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de
hezimete alışkın bulunmamızdır. Sonucun ne olacağını tahminde tereddüde
yer var mıdır?" (Busbecq)
4. Osmanlıların, Atlas Okyanusundan Umman Denizine ve Macaristan'dan,
Kırım ve Kazan'dan Habeşistan'a kadar geniş yerlere hakim olmaları ve
adaletle idare etmeleri.
5. Osmanlı Devletinin bütün temel müessese ve teşkilatı, Fatih devrinde
en mükemmel bir duruma geldi. Fatih, teşkilatçı ve imarcı idi. Devlet
yönetimini tam bir intizam içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyaç
görüldükçe, kanunlar ve fermanlar yayımladı. Hazırlattığı kanunnamesi,
hukuk sahasında çok önemli bir mevki tutmaktadır. Daha sonra Kanunî Sultan
Süleyman, o güne kadar çıkarılan kanunları, "Kanunname-i Âl-i Osman" adı
altında tanzim ettirdi. Bu kanunname, hukukî, idarî, malî, askerî ve diğer
lüzumlu mevzuları içine alan başlıklar altında, ceza, vergi ve ahaliyle
askerlerinkanunlarını içeriyordu. Fethedilen ülkelerde, örfî hukuk
denilen, önceki yönetimden kalan kanunlar ve halkın teamülleri de, İslâm
hukukuna uygunluğu şartıyla Kanunnamede yer almıştır. Böylece hazırlanan
kanunlar, asırlarca en iyi şekilde ve eksiksiz tatbik edilip, devletin
tebaasını teşkil eden her çeşit insana huzur ve mutluluk kaynağı
olmuştur.
Kanunî Sultan Süleyman'ın ölümü ile, muhteşem padişahlar ve onların
hamleleri sona ermekle birlikte, devletin henüz karalarda üstünlüğü, iç
denizlerde hakimiyeti ve sosyal düzeni bütün kudretiyle yaşamakta idi.
Nitekim II. Selim döneminde (1566-1574)
Avusturya'nın Erdel'e küçük bir tecavüzü üzerine, şiddetli bir karşılık
verildi. 1570'te Kıbrıs fethedildi. Türk donanması Okyanusya'ya kadar
gidip Sumatra (Açe) Sultanlığıyla, yani Uzakdoğu Müslümanlarıyla temasa
geçti. Kurdoğlu Hayreddin Hızır Bey, 22 parça gemiyle Açe sultanı
Alâadiin'e top ve topçu ustası götürdü. Türk subayları, Açe ordusunda
ıslahat yaptı.
Diğer taraftan, II. Selim Han'ın, Türk tarihinin en şuurlu ve hayatî
seferi olan, Don-Volga nehirlerini bir kanalla
birleştirme, böylece Karadenizle Hazar Denizini birbirine bağlama projesi
Kırım Hanı Devlet Giray'ın ihanetiyle, başarısız kaldı. Bu kanal projesi
sayesinde, o sırada gitgide güçlenen Rusların güneye doğru sarkmaları
önlenecek, İran kuzeyden çevrilmek suretiyle artık tehlike olmaktan
çıkacak, bütün sünnî müslümanların halifesi olan Osmanlı sultanı, sünnî
İslâm ve Türk ülkelerinin aynı zamanda fiilî hakimi olacaktı. Bütün Türk
yurtlarını bir bayrak altında toplayabilecek kadar muhteşem bu tasarıdan,
Ruslar dehşete kapılmışlar, ancak karşı koyamamışlardı. Öte yandan Devlet
Giray; bu kanal açıldığı takdirde, Osmanlının artık o taraflarda kendi
askeriyle iş görüp Kırımlılara ihtiyacı kalmayacağı, böylece Kırım'ı ilhak
edip merkezden valilerle idare edebilecekleri gibi bozuk bir düşünce içine
düştü. Bu yüzden asker arasında menfi propaganda yaptı. Kış mevsiminin
buralarda altı ay sürdüğünü ve kimsenin bu soğuğa dayanamayacağını
söyledi. Çeşitli zorluklar çıkardı. Neticede kışı geçirmek üzere Azak'a
dönen Osmanlı teknik heyeti ve askerleri bir daha kanal başına gidemedi.
Böylece Kırım, bugünlere kadar süren tarihteki talihsizliğini kendi eliyle
hazırladı ve Türk tarihinin çehresini değiştirebilecek büyük ve önemli bir
teşebbüs, başarısızlığa uğradı. Artık, Rusya, Kafkas Türk hanlıklarını
yutmaya, Osmanlıları da en fazla hırpalayacak bir güç olmaya
hazırlanıyordu.
Osmanlı Devletinin İkinci Selim devrinde uğradığı ikinci başarısızlık
İnebahtı'da oldu. Kıbrıs'ın Türkler tarafından
fethi üzerine, Papa'nın teşvikleri sonucunda, büyük bir Haçlı donanması
hazırlandı. 1571'de İnebahtı'da meydana gelen deniz savaşında, Osmanlı
donanması imha edildi. Çok şehit verildi. Ancak Uluç (Kılıç) Ali Paşa,
kurtarabildiği 60 kadar gemi ile İstanbul'a gelebildi. Bundan sonra
devlet, bütün imkânlarıyla; bir kış zarfında eski donanmasını yeniden inşa
ederek, Akdeniz hakimiyetini tekrar sağladı. Sokullu
Mehmed Paşa, Venedik elçisine: "Biz Kıbrıs'ı almakla sizin
kolunuzu kestik. Siz ise donanmamızı yakmakla, bizim sadece sakalımızı
traş ettiniz. Kesilen kol bir daha yerine gelmez, fakat kazınan sakal daha
gür çıkar" diyerek, onlara fazla sevinmemelerini söyledi. Bu arada,
donanmanın yetişmeyeceği endişesini taşıyan Kılıç Ali Paşaya da; "Paşa, bu
millet öyle bir millettir ki, isterse bütün gemilerinin demirlerini
gümüşten, yelkenlerini atlastan, halatlarını ibrişimden yapar" sözü
meşhurdur. Gerçekten ertesi yaz, Osmanlı donanması hazırlanıp Akdeniz'e
inice, Venedikliler, barış istemek zorunda kaldı. Hattâ bu anlaşmada
Venedik Cumhuriyeti, Türklere, Kıbrıs Seferinde yapılan masraflar
karşılığı savaş tazminatı ödemeyi bile kabul etti.
II. Selim Han'dan sonra Osmanlı tahtına oturan III. Murad döneminden
(1574-1595) itibaren Osmanlı Devletinin giriştiği harpler çok uzun sürmeye
ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim 1578 yılında başlayıp
çeşitli aralıklarla III. Mehmed (1595-1603), Birinci Ahmed (1603-1617),
II. Osman (1618-1622) ve IV. Murad (1623-1640) devirlerinde olmak üzere
1639'a kadar sürmüş olan İran savaşları,
Osmanlı duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur. Osmanlı
Devletinin zayıf anını kollayan ve Hristiyan Batı dünyası ile birlikte
hareket eden İran, devamlı olarak bu devleti uğraştırmayı gaye edinmiştir.
İran'a karşı koyabilmek için devamlı Anadolu'dan asker desteği verilmiş,
bu durum zamanla Anadolu'da dengelerin bozulmasına yol açmıştır.
Duraklamanın diğer sebepleri şu şekilde
sıralanmıştır:
1. 1593-1606 Avusturya harplerinde timarlı sipahi yerine, tüfekli
piyade kullanılması mecburiyeti yüzünden, yeniçerilerin sayısı fazlasıyla
arttırıldığı gibi, Anadolu'da ücretle pek çok tüfekli sekban askeri
yazıldı. Sekban askerine ihtiyaç kalmadığı zamanlarda parasız kalan bu eli
tüfekli gruplar, Anadolu'da halkı haraca kesmeye ve saldırılara
başladılar. Bozgunculukları sebebiyle timarları ellerinden alınan
sipahiler de onlara katıldı. Böylece 1596-1610 yılları arasında Osmanlı
İmparatorluğunu temelinden sarsan Celâli
hareketi başgösterdi. Anadolu'da yağma ve çapulculuğa başlayan
Celâlilere İran yanlılarının da katılıp, İran'ın bunları desteklemesi
neticesinde, isyanlar kısa sürede büyüdü. Öyle ki, Anadolu'da etrafına
30-40 bin kişilik kuvvetler toplayan Celâli liderleri çıktı. Bunlar,
emirleri altındakileri bir ordu biçiminde teşkilatlandırıyorlar ve
üzerlerine gönderilen devlet güçleriyle çetin muharebelere girişiyorlardı.
Devletin İran ve Avusturya ile savaş halinde olmasından da yararlanan
Celâliler, Anadolu'yu baştan başa yakıp yıktılar. Paniğe kapılan köylüler,
topraklarını bırakarak şehir ve kasabalara sığınmaya çalışıyorlar,
varlıklı olanlar İstanbul'a, Kırım'a veya Rumeli'ye kaçıyorlardı. Bu durum
Sultan I. Ahmed Han'ın dirayeti ve vezir-i azam Kuyucu Murad Paşa'nın üç
sene süren temizleme faaliyeti neticesinde önlenebildi. Bu müddet içinde
öldürülen Celâli sayısının 65 bini bulması, Anadolu'nun içine düştüğü
durum hakkında bir fikir vermektedir.
2. 1580'lerden itibaren batıdan büyük ölçüde gümüş gelmesi sonucu
fiyatların düşmesi üzerine yaşanan ve fiyatlar ihtilali denen karışıklık.
Bu vaziyet karşısında küçük timar sahipleri, uzak ve masraflı seferlerden
kaçınmaya başladı. Diğer taraftan Orta Avrupa'da yapılan savaşların
usullerinde meydana gelen değişiklikler, tüfekli yaya askerine olan
ihtiyacı ortaya çıkardı. Ayrıca timarlı sipahiler, silah ve techizat
bakımından değil, teşkilat ve taktik bakımından da, modern savaş şekline
ayak uyduramıyorlardı. Bu sebeplerle devlet, yeniçeri sayısını arttırmaya
ve sekban-ı saruca adı altında tüfekli Anadolu leventlerini ücretli asker
olarak kullanmaya başladı. Yine bu devrede, artık işe yaramayan yaya ve
müsellemler ve voynuklar gibi bazı eski askeri birlikler de kaldırıldı.
Kapıkullarının toplam mevcudu; 1470'lerde 13.000, timarlı sipahi 60.000;
1526'da kapıkulu 24.000, timarlı sipahi 80.000 olduğu halde, 1610'larda
kapıkulu 40.000'e çıkmış, timarlı sipahi sayısı 20.000'e düşmüştür.
Sonuçta, timar sisteminin bozulmasının en menfi tarafı, devletin iktisadi
yapısına yansımasıdır. Timarlı sipahilerin boşalttığı dirliklerin gelirini
eskisi gibi toplayıp devletin hazinesine aktarmak mümkün olmamıştır. Bu
dirliklere gönderilen mültezimler, zamanla büyük servet sahibi olarak
nüfuz kazanmış ve devletin başına bela kesilmişlerdir.
3. Sokullu Mehmed Paşanın ölümünden (1579) Halil Paşanın sadrazamlığına
kadar geçen otuz sana zarfında hükümet reisliği makamına geçen 19 vezir-i
azam içinde, bu mevkiye liyakati olanların adedi üçü geçmemektedir. Bu
durum son devirde 'kaht-ı rical' denilen adam yokluğunun daha 17.
yüzyıldan itibaren görülmeye başladığının da işaretidir.
Bütün bu olumsuzlukların başlangıcına rağmen padişahlar, cihan
hakimiyeti davalarına samimiyetle bağlı bulunuyorlardı. Nitekim onlar yine
Alman hükümdarlarını imparator ve kendilerine denk kabul etmiyor, onlarla
yapılan anlaşmalara yine muâhede-nâme değil, ahid-nâme nazarıyla bakıyor
ve eskisi gibi bunu kendi lütuf ve ihsanları sayıyorlardı. Osmanlı siyasî
gücü gibi, sosyal nizamı da devam ediyordu. Ayrıca ticaret ve sanat
hayatında ahlâkî nizam ve geleneklere aykırı bir hareket nâdir görülüyor
ve bu gibi durumlar esnaf teşekküllerinin (loncalar) şiddetli denetim ve
kontrolüne sbep oluyordu. Böylece devletin bir müdahalesi olmadan ictimaî
müesseseler genel düzeni muhafaza ediyordu. Bu hususta Fransız elçisi D.
Chesneau; "(Osmanlı şehirlerinde) düzen ve asayiş inanılmaz derecede
kuvvetliydi. Geceleyin şehirleri muhafaza için, elinde bir sopa ve fenerle
gezen tek bir kimsenin dolaşması kâfi idi. Halbuki Pariste aynı iş, bir
kıta askerin başında bir kumandan tarafından, zorlukla yapılıyordu"
demektedir. Thevanot ise "Bir milyonluk büyük İstanbul şehrinde dört
yılda dört öldürme vakası görülmemiştir. Ticarî emtia ile dolu olan
muazzam kervansaraylar, bir tek adam tarafından korunuyor" der. Böyle
bir toplumda, devletin vazifesi sadece nizam ve adaleti sağlamak ve bunu
dünyaya yaymaktı. Bununla birlikte devlet hiç bir zaman İslâmlaştırma ve
Türkleştirme siyaseti gütmedi. Zîra, cihan hakimiyeti mefküresine inanan
bir devlet, dar bir milliyetçilik görüşüne saplansa ve insanlık
prensiplerine bağlı kalmasa idi, bu cihanşümul vazifesini yapamaz ve başka
imparatorluklar gibi süratle çöker, uzun asırlar boyunca yaşayamazdı.
Osmanlı Türkleri, 17. yüzyılda, zaferler kazanırken, bazan da
yenilgiler görüyor, böylece önceki döneme göre, bir duraklama içinde
bulunduklarını anlıyorlardı. Ancak duraklamanın sebeplerini araştıran Türk
mütefekkirleri askerî, idarî ve ilmî müesseselerde gördükleri bozuklukları
ıslah etmek sayesinde, İmparatorluğun eski kudretini tekrar kazanacağına,
medenî ve manevî üstünlüğün kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. Fakat
kanun ve nizamlardaki bu düzelme, otorite sahibi bir padişah idaresinde
mümkündü. Bir de artık ortalıkta tek bir padişah adayı bulunmuyordu. Bir
noktada vezirlerin nüfuzları konuşuyordu. Bu sebepten ilk öldürülen
padişah, sultan II. Osman olmuştu. Böylece padişahların, devletin aksayan
yönlerine neşter vurabilmesi kolay görünmüyordu. Ayrıca timarlı sipahi
ordusunun gücünü kaybetmesi, buna karşılık yeniçeri ordusu miktarının
aşırı derecede artışı, merkezde büyük bir gücün doğmasına yol açtı.
Yeniliklere karşı çıkan bazı devlet adamları da, her fırsatta bu gücü
kullanmaya başlayarak, devletin ve yeniçeri ocağının sonunu hazırlamaya
başladılar.
Nitekim III. Mehmed Han'dan sonra, ilk defa ordunun başında sefere
çıkan II. (Genç) Osman (1621), Yeniçeri
kuvvetlerinin bozulmakta olduğunu gördü. Ancak onun, ocağı ıslah girişimi,
Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişahın kul eliyle öldürülmesi hadisesini
ortaya çıkardı. Bununla birlikte, II. Osman'ın şehit edilmesi hâdisesinden
ders alan IV. Murad Han, parlak zekâsı, tedbirli siyaseti ve acı kuvveti
sayesinde, devlete yükselme devirlerini hatırlatacak bir canlılık
getirdi.
IV. Murad Han, İran üzerine düzenlediği Revan
ve Bağdat seferlerine giderken, öncelikle Anadolu'daki sipahi zorbalarını
ve mütegallibe denilen, zorla işbaşına gelmiş veya yolsuzlukla zengin
olarak nüfuz sahibi olmuş zümreyi temizleyerek, ülke içerisinde istikrarı
sağladı. Daha sonra Revan ve Bağdat seferlerinden zaferle çıkan Sultan,
İran'la çeşitli aralıklarla 16 yıldır devam eden savaşa son verdi. Kasr-ı
Şirin Muâhedesi (Anlaşması) diye meşhur olan antlaşmanın hükümleri, çok az
bir değişiklikle günümüze kadar geldi.
IV. murad Han'ın genç yaşta ölümü (1640) ve daha sonra Sultan
İbrahim'in, âsiler tarafından şehit edilmesi (1648) üzerine IV. Mehmed'in
henüz yedi yaşındayken tahta çıkması, zaman geçtikçe ocak ağalarının,
iderede nüfuz kazanmalarına yol açtı. Yeniçeri ve sipahi ağaları,
vezirlerin seçilmesinde en önemli rolü oynuyorlardı. Bu durum devletin
siyasî yapısını ve malî durumunu bozdu. Her iş ağaların eline geçip,
kendilerine hiç bir surette muhalefet edecek kimse kalmadı. Bunlar, asker
mevcudunu yüksek göstermek suretiyle fazla ulüfe aldıkları gibi,
yaptıkları tayinlerden de yüklüce rüşvetler çekiyorlardı. Bu ve benzeri
olaylar, zaman zaman önlenmesine rağmen, 1656 yılında Köprülü Mehmed
Paşanın sadârete getirilmesine kadar sürdü. Bu tarihe kadar defalarca
sadrazam değişikliğine rağmen, devletin hayrına çalışan, Tarhuncu Ahmed
Paşa'dan başkası çıkmamıştı. Merkezde süren bu bozukluk devresinde, cahil
ve iktidarsız vezirlerin, eyaletlere rüşvetle adam tayin etmeleri, halkın
yine zorbalar eline düşmesine sebep oldu. Yapılan mezalimler yüzünden,
köylü halkın bir kısmı çiftini bozup eşkiyalığa başlamış, bir kısmı da
şehir ve kasabalara sığınmıştı. Kalanlar ise eziliyordu. Önce Kuyucu Murad
Paşa'nın ve daha sonra IV. Murad Hanın şiddetli darbeleriyle bu isyan ve
şakâvetler önlenmişse de, merkez zayıf düştükçe yine baş kaldırmalar
meydana çıkıyordu. IV. Mehmed Hanın ilk sekiz senesinde bu durum bütün
şiddetiyle devam etti. Padişah, 15 yaşına geldiğinde, kudretli vezir Köprülü Mehmed Paşayı işbaşına getirerek devlete
tekrar içte istikrar ve dışta itibar kazandırdı. Köprülü Mehmed Paşa
(1656-1661) ve Köprülü Fazıl Ahmed Paşa (1661-1676) dönemlerinde
Osmanlı Devleti, Kanunî Sultan Süleyman devrindeki gibi huzurlu bir devre
yaşadı. Bu müddet içinde tek bir kapıkulu ayaklanması görülmedi. Arasıra
yenilgiler görülmesine rağmen, Türk orduları yeni bir zafer çağı yaşadı.
Avusturyalılar'ın çok güvendiği Uyvar Kalesi 1663'te fetholundu.
Nihayet, Fazıl Ahmed Paşa'dan sonra Osmanlı sadâret makamına gelen
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1683 yılında
Viyana'yı kuşattı. 100-120 bin kişilik Osmanlı ordusu, Dük Şarl dö Loren
kumandasındaki Avusturya ordusunu yenerek bütün ağırlıklarını zaptetti.
Avusturya İmparatoru Leopold, bu yenilgi üzerine bütün ümidini kaybederek
Viyana'yı bırakıp kaçtı. Şehirde kalan Kont Stahramberg, bütün eli silah
tutan erkekleri asker yazıp savunma tedbirleri aldı. Sadrazam Kara Mustafa
Paşa, kaleyi kurtarmak için gelebilecek Haçlı kuvvetlerine karşı durmak
üzere Tuna Köprüsünü tutma görevini, Kırım Hanı Murad
Giray'a vermişti. Düşman buradan geçtiği takdirde, Budin
beylerbeyi İbrahim Paşa bunlara karşı çıkacaktı. Viyana'nın
fethedilmesiyle Alman-Avusturya İmparatorluğu geri atılacak, böylece
Macaristan'da güçlü bir Macar Krallığı kurulabilecekti. Macaristan ayakta
durdukça, Avusturya'nın artık, Türk Devleti için önemli bir tehlike
oluşturması düşünülemezdi. En büyük düşman olan Avrupa'ya karşı böyle
kuvvetli bir savunma duvarı kurulması, Türk Devletini uzun yıllar rahat
ettirecekti.
Avrupa'da şok etkisi yapan Viyana kuşatmasının ilk iki aylık süresi
içinde Türkler, şehrin bir çok dış tabyalarını ele geçirdiler. Şehrin
düşmesine sayılı günler kalmıştı. Bu sırada Papa'nın önderliğinde,
Viyana'nın kurtarılması için Avusturya, Lehistan, Saksonya, Bavyera ve
Frankonya arasında bir kutsal ittifak kurularak 120 bin kişilik bir kuvvet
oluşturuldu.
Türk tarihi için bir dönüm noktası olan Don-Volga kanal
projesinde olduğu gibi bu defa da en büyük ihanetlerden biri, yine bir
Kırım hanı olan Murad Giray tarafından işlendi. Haçlı ordusu, Tuna
Köprüsünü geçerken, kendi askeriyle bir tepeye çekilip seyreden Tatar
Hanı, hücum etmesi için kendisine yalvaran Hanlık imamına şunları söyledi:
"Sen bu Osmanlı'nın bize itdüği cevri bilmezsin. Bu düşmanın kovalanması
benim için hiçbir şeydir ve bu işin dinimize ihanet olduğunu da bilirim.
Ama isterim ki, onlar kaç paralık adam olduklarını görsünler. Tatarın
kıymetini anlasınlar."
Önceki Sayfa -
Sonraki Sayfa
[ Geri Dön |
Okunma: 11361
|