|
Sultan Abdülmecid Han
zamanında, Sadrazam Mustafa Reşid Paşa tarafından hazırlanarak, 3 Kasım 1839’da
Topkapı Sarayı'nın Gülhane
Bahçesinde okunup, ilan edilen ve ıslahat programını bildiren belge.
Avrupa’da 18. yüzyıldan itibaren görülen teknik ilerleme, her geçen gün Osmanlı Devleti'nin aleyhine
gelişti. Yeni buluşlar; askerî, sivil, iktisadî bünyeye süratle girerek, Avrupa
milletlerini güçlendirdi. Ayrıca Fransız İhtilâliyle yaygınlaşan ve şiddetle
benimsenen milliyetçilik hareketleri, bu milletlerin derlenip toparlanarak,
bilhassa Osmanlı Devletine karşı düşmanlıklarını arttırdı. Haçlı zihniyetinin kinleri ve asırlar
boyunca süren Müslüman-Türk üstünlüğüne son verme ihtirasları da, bu teknolojik
imkân ve güçlerle birleşerek, askerlikte, ticarette, dış ve iç siyasette,
Osmanlı Devleti aleyhine komploları, açık ve gizli tecavüz ve mücadeleleri en
ileri noktalara doğru tırmandırdı.
Bunun neticesi olarak Osmanlı Devleti içinde yer alan başta Hıristiyan
azınlıklar, kavmiyetçilik ve Haçlılık hisleri tahrik edilerek, devamlı surette
taşkınlıklara, isyanlara, tahrik ve teşvik edildi. Bu hareketleri, düşman
devletlerce maddî ve manevî yardımlarla desteklendi. Öte yandan 17. yüzyıldan
sonra yeniçerilerde görülen bozulma, Sultan İkinci Mahmud Han devrinde, siyasî
ve ticarî hayata da bulaşarak, devlet içten içe çürütülmeye başlandı. Bu durum,
devletin gücünü tedricen azaltarak, dışarıda ve içeride zaafa uğrattı. Yüksek
dereceli bazı memurlar arasında yaşanan şahsî çekişme, kin, haset ve garez,
zaman zaman, devletin otorite ve gücünü zayıflatmak ve yok etmek pahasına da
olsa, sürdürülerek, devletin düşmanlarına yardım edildi.
Böylece, esasen devlete sadık ve temiz halk, yükselme devrinde görülen
basiretli ve ilerletici sevk ve idareden mahrum, ilimden uzaklaştırılarak sanayi
ve ticarette teknik kolaylıklardan habersiz bırakıldı.
Bu durum, Tanzimat Fermanı’ndan çok önce Osmanlı sultanları tarafından
fark edilerek çeşitli ıslahat hareketleri planlandı ve uygulandı. Yeniçeri Ocağının kaldırılması, kılık kıyafetin
düzenlenmesi, eğitim müesseselerindeki ıslahatlar, teknolojik gelişmeleri ülkeye
sokma gayretleri, bunlardan bazılarıdır. Ancak, bu hareketlerin çoğunda
düzeltilmek istenen asıl hususlar, insan unsuru ve müesseselerin işleyişi ve
teknolojiye ayak uydurmak şeklinde görülür. Sultan Abdülmecid Han da bu anlayışa
sahip, ıslahat hareketlerini devam ettirmek ve devleti Avrupa ile henüz dengede
duran gücünden düşürmemek; bir de hakim güç hâline getirmek için, azim ve gayret
ile çalışan bir hükümdardı.
Avrupa milletleri ve bilhassa İngilizler; Osmanlı Devletinde yapılacak
ıslahatın, devletin temellerine nüfuz etmesini, Osmanlı müesseselerinin yıkılarak, Avrupaî
bir idare tarzı altında, devletin yapısına ters bir zihniyetin hakim olmasını,
azınlıkların istiklâli temin edilerek, parçalanma ve yıkılışa yol açmasını arzu
ediyorlardı. Bunu sağlamak için hususî teşkilâtlar kurarak bazı Osmanlı devlet adamlarını elde etmeye, ıslahat gayretlerini
kendi planlarına uygun şekle çevirmeye çalıştılar. Mason locaları dahil, çeşitli
isim ve şekiller altında yürütülen bu faaliyetler içerisinde, Gülhane Hatt-ı Hümâyûnu’nun hazırlandığı günlere gelindi.
Tanzimat-ı Hayriye de denilen bu fermanın
hazırlayıcısı Mustafa Reşid Paşadır. Mustafa
Reşid Paşa; daha önce Paris ve Londra elçiliklerinde bulunmuş, batı kültürü
hayranı, millî meziyetler ve İslâm bilgilerinden önemli ölçüde uzak kalarak
yetişmiş bir kişiydi. İstanbul’a dönüşünde İngiltere sefiri Lord
Rading’in ısrarlı tavsiyeleri neticesinde sadrazamlığa getirilmişti. Lord Rading’in,
Osmanlı Devletini parçalamak için İngiltere’de kurulmuş olan “İskoç Mason
Locası”nın önde gelen bir üyesi olduğu, tarihî kayıtlarda mevcuttur.
Tanzimat Fermanı; 3 Kasım 1839 tarihinde, Gülhane Bahçesinde, yabancı devlet
sefir ve konsolosları, bütün saray erkânı ve devlet ricali ile büyük halk
kalabalığı önünde, bizzat Reşid Paşa tarafından okunup, ilan edildi. Oldukça
uzun bir metin olan bu ferman, ihtiva ettiği fikirler itibariyle, beş kısma
ayrılabilir:
1. İlk kısımda; Osmanlı Devletinin kuruluşundan itibaren, şeriatın
kanunlarına uyulduğundan, devletin kuvvetli hâle ve halkın müreffeh bir
duruma vasıl oldukları belirtilmektedir.
2. İkinci kısımda; yüz elli yıldan beri türlü gaileler ve türlü sebeplerle
dine ve kanunlara riayet edilmediğinden, devletin zayıfladığına işaret
edilmektedir.
3. Üçüncü kısımda; Allah’ın inayeti ve Peygamberin yardımları ile devletin
iyi bir şekilde idaresini sağlamak gayesiyle yeni kanunların konulmasının
gerekliliği belirtilmektedir.
4. Dördüncü kısımda; bu yeni kanunların dayanacağı prensipler belirtilmekte
olup, bunlar:
a) Müslüman ve Hıristiyan bütün tebaanın ırz, namus, can ve mal
güvenliğinin temini;
b) Verginin düzenli bir usule göre ayarlanıp toplanması;
c) Askerliğin düzenli bir şekle sokulması.
5. Beşinci kısımda ise, bu kanunların yapılması ve tatbiki için gereken
tedbirlerden bahsedilmektedir.
Muhtevası, uygulanışı ve neticeleri itibariyle Osmanlı tarihinde, üzerinde en
çok tartışılan konulardan biri olan bu Ferman hakkında yapılan çeşitli
değerlendirme ve tenkitler şöyle sıralanabilir:
İlk üç bölüm, Hatt-ı Hümâyûnun dördüncü
bölümündeki yeniliklere, Müslüman tebaanın reaksiyonunu azaltmak ve onların
itimadını kazanmak için kaleme alınmıştır. Tanzimat Fermanı’nın en önemli kısmı,
dördüncü kısmıydı. Ferman’ın ilanından bir müddet sonra, fermanda, gerekli
olduğu belirtilen tedbirlerin alınmasına başlandı.
Dördüncü bölümde sayılan prensiplerle, evvelden beri Osmanlı idaresinde,
sanki bir kamu düzeni ve kanun bulunmadığı şeklinde bir hava verilmeye
çalışılmıştır ve ferman, bu düzensizliği ortadan kaldırıyor iddiası ile ortaya
atılmıştır. Halbuki, kanun ve nizam hakimiyeti, devletin kuruluş yıllarından
itibaren padişah dahil, herkes tarafından en çok
riayet edilen husustur. Osman
Bey, en yakın çocukluk arkadaşı, beyliğinin ileri gelen kumandanı, çok
sevdiği Samsa Çavuş’un, Leblebici
Hisarı’nın gelirinin kendisine verilmesi talebini; “Karındaşım; kanunumuz,
harpsiz teslim olan hisarların düzenine, gelirine dokunmayı men eder. Leblebici
Hisarı kılıçla alınmadı!” diyerek kanun ve nizam ile devleti, şahsî dostluğundan
üstün tuttuğunu göstermiştir. Temeli böyle atılan devlette, kanun ve nizam, hep
önde gelmiş, keyfî idare gayesi güdülmemiştir. Ayrıca, bir devlet içinde
kanunları ihlâl eden bazı kimselerin bulunması, yeni kanun yapmayı gerektirmez.
İhmal edenlerin cezalandırılmasını gerektirir.
Bu fermandan sonra ferdî hakların korunması bakımından önemli olan yeni bir
ceza kanunu yapıldı. Memur suçlarına ait yeni bir İdare Kanunu düzenlendi ve
rüşvet için ağır cezalar kondu. Tanzimat'ın birinci ve ikinci yıllarında iltizam
ve âşar toplama usulleri kaldırıldı. Âşar, muhassıl-ı emvâl denilen maliye memurları vasıtasıyla toplanmaya
başlandı. Hıristiyanların verdikleri cizye de, patrikhaneler vasıtasıyla toplandı.
Mustafa Reşid Paşanın mühim bir gayesi de, bu tedbirle ortaya çıkmaktadır.
Vergi almak, devletin vazifesidir. Müslümanların vergisini Şeyhülislâmlık makamı toplamadığı,
devlete verildiği hâlde, Hıristiyanların vergilerini kiliseler toplamaktadır.
Bu, bir nevi muhtariyet işareti vermektir. Nitekim yüzlerce yıl sulh içinde
Müslümanlarla beraber yaşayan Ermeniler, bu
tarihten sonra teşkilâtlanıp, devlete yüz yıldan ziyade gaile olmuşlardır. Bütün
devlet memurları, maaşa bağlandı. Tanzimat'ın bânisi Reşid Paşa, malî saha ile
ilgili teferruatlı bir programa sahip olamadığından, beklenilen netice elde
edilemedi. Buradan da, Reşid Paşanın asıl hedefinin sosyal bünye olduğu
anlaşılmaktadır. Kısa bir süre sonra âşar ve cizyenin toplanmasında eski usule
dönüldü. Vergi işleri için defterdarlıklar kuruldu. Vergilerin tespit
ve tahsilinde, belediye ve vilayet meclislerine bazı yetkiler verildi. İlk kâğıt
para da bu dönemde çıkarıldı. Fakat karşılığı olmadığı için, kısa süre sonra
değerden düştü. 1846 Ticaret Kanunu çıkarıldı.
Yüzyıllardır, askerlik nedir bilmeyen Hıristiyanlara askerlik mükellefiyeti
yüklenemediğinden, onların askere alınmalarından vazgeçildi. Böylece fermanın
getirdiği askerlikte, Hıristiyan-Müslüman eşitliği ilk darbeyi yedi.
Tanzimat Fermanı’nda doğrudan doğruya millî eğitimle ilgili bir kısım
görülmez. Mustafa Reşid Paşa, Hatt-ı Hümâyûnu okuduğu gün, birçok kordiplomatik
şahıslara ek olarak, bazı Avrupa devletlerinin ileri gelenleri de hazır bulundu.
Bunlardan İngiliz Prensinin, diğer sefirlere nazaran, Reşid Paşaya yakınlığı çok
fazla idi. Çünkü Paşa, İngiltere’de sefirken, Prensle şahsî dostluk kurmuşlardı.
Batı kültürünün hayranı olan Paşa’nın bu yakınlık karşısında, birçok fikrî
taahhütleri de olmuştur. Gülhane bahçesinde Paşa, fermanı okurken hazır bulunan
İngiliz Prensi, Paşa’yı hararetle tebrik ederek; “Paşam, siz İngiltere’deki
sohbetlerimizde planlarınızı bana anlatırdınız. Ben ise Osmanlı cemiyetinde bu
değişikliklerin değil yapılması, sözünün bile edileceğine ihtimal vermezdim,
ama, sizi kırmamak için de itiraz etmezdim. Fakat görüyorum ki hayallerinizi
gerçekleştirdiniz. Beni yanılttınız, sizi tebrik ederim!” demekten kendini
alamamıştır. Halbuki Osmanlı cemiyetinin bu şekilde bozulmasını, dejenere
edilmesini Reşid Paşaya İngilizler empoze etmişlerdi.
Osmanlı Devletine dostluk elini bugüne kadar uzatmamış İngiltere, iki sene
sonra 1841’de, Mısır’daki Mehmed Ali
Paşa gailesinde, Osmanlı Devletini, donanması ile desteklemiş, fakat öbür
taraftan da Mısır’ı Osmanlılar üzerine kışkırtmıştır. Arkadan Kırım Harbi'nde de bu sahte dostluğunu, Osmanlı Donanmasını Karadeniz’de, Sinop
baskınında Ruslara imha ettirerek devam ettirmiştir. Adım adım ilerleyen bu
durum, Devletin çökmesine kadar sürmüştür.
Millî eğitim sahasındaki yenilikler, Sultan İkinci Mahmud zamanında
başlatılmıştı. Bu dönemde ise Sultan Abdülmecid Hanın emriyle, yeni mekteplerin
açılması ve sıbyan mekteplerinin çoğaltılmasına çalışıldı. Millî eğitim
işlerinin yürütülmesi ve kontrolünü takip etmek maksadıyla “Meclis-i Dâimî
Maârif-i Umûmiye” kuruldu. 1846’da temeli atılan Dârülfünûn’un bitirilişine kadar, burada
okutulacak dersler için eserler hazırlamak üzere 1851’de “Encümen-i Dâniş” adı ile ilk Osmanlı
İlimler Akademisi kuruldu. Bu meclisin üyeleri olan Fuad Paşa ile Ahmed Cevdet Paşa'nın müştereken
hazırladıkları Kavâid-i Osmâniye adlı kitap, bu Encümen tarafından kabul edilen
ilk eserdir.
İdarî teşkilâtta da bazı yenilikler yapıldı. Memleketin eyaletlere bölünmesine devam edildi. Eyaletler
sancaklara, sancaklar kazalara ve kazalar da köyleri ihtiva eden nahiyelere
ayrıldı. Her eyaletin başında müşir rütbesinde birer vali, sancaklarda birer
paşa bulunmakta, kazaların birçoğu ise muhassıllar tarafından idare olunmakta
idi. Her valinin yanında, bölge kuvvetlerine komuta edecek bir muhafız ile, malî
işlere bakacak bir defterdar verildi. Bazı eyalet ve sancaklarda mahallî
meclisler kuruldu. Bu meclislerde Müslüman ve Hıristiyan ahali, nüfusları
nispetinde temsil edildi.
Tanzimat, Osmanlı Devletinde Sultan Üçüncü Ahmed’den itibaren
başlamış olan ıslahat hareketleri içinde bir merhale teşkil eder. Fakat bu
merhale, kendilerinden öncekilere nispetle çok farklı bir özellik taşır. O
zamana kadar, daha ziyade askerî sahada ıslahat yapılırken, bu dönemde devletin
başına gelen gailelerin sebepleri, Osmanlı cemiyetinin düzeninde görülmüş ve bu
düzenin temellerinin ıslahı düşünülmüştür. Bunun için Tanzimat Fermanı bir nevi
vatandaş hakları beyannamesi olarak ortaya çıkmıştır. Fakat bu beyanname, bir
halk hareketi neticesinde halktan gelmeyip yukarıdan aşağıya, yani idare
edenlerden gelmiştir. Bu husus, Tanzimat'ın zayıf taraflarından birini teşkil
eder. Bunun içindir ki halk tarafından kolaylıkla benimsenmemiştir. Bu da,
alınan tedbirlerin, dış baskılarla emr-i vâki olduğunun en açık delilidir.
Osmanlı Devletinde vuku bulan bu liberal hareket, Rusya ve Avusturya
tarafından hoş karşılanmadı. İngiltere ve Fransa ise, müspet karşıladılar. Ancak
her devlet kendi menfaatleri doğrultusunda siyasî ve iktisadî çıkarları için,
Ferman’dan faydalanma yolunu tuttular. Osmanlı devlet otoritesinde bir gedik
açılmıştı. Çünkü, insan hak ve hürriyetleri başka, azınlıkların devlet idaresine
karıştırılması başkadır. Osmanlı Devletinin kuruluşundan beri azınlıkların hak
ve hürriyetleri zaten vardı. Tanzimat ile onlar da devlet idaresine
karıştırıldı. Kolayca dış düşmanların güdümüne girdiler. Böylece Haçlı
Avrupa’nın arzusu doğrultusunda, devlet, kademe kademe çökmeye yüz tuttu. Rusya
Ortodoks, İngiltere Protestan, Fransa Katolik tebaalar için müdahalede bulunup,
Tanzimat'ın yeter derecede gelişmediğini ileri sürerek, akıl hocalığı yapmaya
kalktılar. Tanzimat'a, açıktan muhalifliğini ilan eden Avusturya başvekili
Metternich, Avrupa usullerinin, Türkiye’yi zayıf düşüreceğini ileri sürerek,
Türklerin eski rejime bağlı kalmaları gerektiğini bildirmişti. Başlangıçta
Osmanlı hükümetinin kendi isteğiyle başlatmış olduğu bu düzen, yabancı
devletlerin artan müdahaleleri yüzünden, onların istek ve ısrarıyla yapılan ve
yürütülen bir hareket hâlini aldı.
Tanzimat, Osmanlı Devletinin kendi içinde de bir düşmanlığın meydana
gelmesine sebep oldu. Bilhassa, Devlette hep hakim ve asıl unsur olan
Müslümanların, gayrimüslimlerle eşit sayılması, Müslüman camiada hoşnutsuzlukla
karşılandı.
Fermanın okunmasında hazır bulunan halkın, dağılırken fikrini; “Bundan sonra
gâvura gâvur diyemeyeceksiniz!” şeklinde belirtmesi, duyulan tepkinin en meşhur
ifadesi olmuştur. Hıristiyan zümrelerden, en çok imtiyaza sahip olan Rumlar,
imtiyazlarının azalacağı endişesiyle memnun kalmadılar. Diğer Hıristiyan tebaa
da, Tanzimat'ın gelişmesi sırasında, Gülhane Hattı’nın tebaa eşitliğini belirten
prensiplerinin, gereği gibi yürütülmediğini ileri sürerek, yeni haklar istemeğe
kalktılar. Ayrıca, refah ve huzur içinde olmalarına rağmen, siyasî haklara
kavuşmak için yabancı devletlere başvurmaktan çekinmediler. Halbuki Gülhane
Hatt-ı Hümâyûnuna göre, şikâyetlerini Bâbıâli’ye yapmaları lâzımdı.
[ Geri Dön |
Okunma: 9776
|