|
Türkiye’de kurulan ilk siyâsî parti.
21 Mayıs 1889’da İttihâd-ı Osmânî adıyla ve Abdülhamîd Hanı tahttan indirmek
gâyesiyle gizli bir cemiyet olarak kuruldu. Daha sonra İttihat ve Terakki adını
aldı. Yapılan ilk toplantıda Cemiyetin başkanlığına Ali Rüşdî, kâtipliğine
Şerefeddîn Mağmûmî, muhâsib üyeliğe de Âsaf Derviş seçildiler.
Cemiyet, İstanbul’daki sivil ve askerî okul talebeleri arasında taraftar
kazanarak süratle büyüdü. İtalyan Karbonari mason teşkîlâtını örnek alarak
kurulan bu gizli cemiyet, hücreler hâlinde teşkilâtlandı. Hücre içindeki her
üyeye bir sıra numarası verildi. Birinci hücrenin birinci üyesi İbrâhim Temo
idi.
Cemiyet üyeleri, Galata Fransız Postahânesi aracılığıyla merkezi Pâris’te
kurulan Jön Türklerle irtibat kurdular. Cemiyetin üyelerinden olan Bursa maârif
müdürü Ahmed Rızâ Bey, Pâris’teki bir sergiyi gezmek bahânesiyle Fransa’ya
gidip, Jön Türkler grubuna katıldı ve geri dönmedi. İttihâd-ı Osmânî cemiyetinin
fikirlerini yaymaya başladı. Çok geçmeden onlar arasında hâkim bir sîmâ oldu.
Cemiyet, Sultan Abdülhamîd Hana karşı kişi ve çevrelerle kurduğu münâsebetler
netîcesinde tanınmaya başladı; yurt içinde ve dışında şûbeler kurarak
teşkilâtlandı. Ahmed Rızâ, Avrupa’daki teşkilâtın adını, Auguste Comte’un
pozitivist felsefesinin parolası olan Nizam ve Terakkî koymak istedi. Jön
Türkler bu ismi kabul etmeyip, İstanbul’daki İttihâd-ı Osmânî Cemiyetinin
ittihâdının da bu cemiyetin isminde yer almasını istediler. Böylece
İstanbul’dakilerin İttihâc’ı ile Ahmed Rızâ’nın Terakki’si bir araya
getirilerek, cemiyetin adı İttihat ve Terakki oldu. Cemiyetin yayın organı
olarak Meşveret Gazetesi ve Fransızca ilâvesi, Paris’te yayınlanmaya başladı.
Daha sonra Cenevre ve Brüksel’de yayın hayâtına devâm eden Meşveret Gazetesi
yurda gizlice sokuldu. Cemiyetin para ihtiyâcını Pâris mason locası karşıladı.
Tıbbiye, Harbiye, Mülkiye gibi yüksek okullarda gizli kollar ve komiteler
teşkil eden cemiyetin yurt içindeki varlığı, 1895 yılındaki Ermeni olayları
sebebiyle duyuldu. Cemiyetin; Dr. İshak Sükûtî, Dr. İbrahim Temo, Dr. Abdullah
Cevdet, Dr. Âkil Muhtâr, TunalıHilmi gibi faâl üyeleri, yapılan soruşturmalar
netîcesinde suçlu bulunarak dağıtıldılar. Bâzıları çeşitli yerlere sürülen
cemiyet üyelerinin bir kısmı yurt dışına kaçtı. Yurt dışı faaliyetleri Bükreş,
Paris, Cenevre veKâhire’den idâre edilmeye başlandı. 1897 yılında cemiyetin
Cenevre ve Kâhire şûbeleri faaliyete geçti. Cenevre şûbesinin çıkardığı Mîzan ve
Osmanlı gazeteleriyle Kâhire şûbesinin çıkardığı Kânûn-i Esâsî ve Hak gazeteleri
cemiyetin fikirlerinin destekçiliğini yaptılar. Bükreş şûbesini İbrâhim Temo;
Pâris şûbesini ise Ahmed Rızâ idâre etti.
Kalabalık bir kitle teşkil etmeyen ülke dışındaki cemiyet mensupları, sürekli
anlaşmazlıklar içindeydi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, yurt dışındaki bu
muhâlifleri iknâ veya pasifize etmek için gerekli tedbirleri aldı. Zâten fikrî
ve siyâsî sebeplerden dolayı ikiye bölünmüş olan İttihatçıların Cenevre grubunun
lideri Mîzâncı Murâd Beyle anlaşması için serhâfiye Ahmed Celâleddîn Paşayı
vazîfelendirerek Avrupa’ya gönderdi.
Ahmed Celâleddîn Paşa’nın gizli çalışmaları netîcesinde, muhâliflerden büyük
bir kısmı İstanbul’a döndüler ve Pâdişâh’ın hizmetine girdiler. Ancak Ahmed
Rızâ’nın çevresinde kalan bir grup, Osmanlı Devletine karşı şiddetli muhâlefete
ve basın yoluyla propagandaya devâm ettiler. Bu sırada Sultan İkinci Abdülhamîd
Handan istediği ilgiyi göremeyen eniştesi Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa da, ülke
dışına kaçarak, iki oğlu Prens Sebahaddîn ve Lütfullah beylerle Pâris’e gitti.
Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın ve Osmanlı Devletinin aleyhinde faaliyete
başladı. Böylece Avrupa’daki Jön Türk hareketi biraz canlandı. Ancak anlaşmazlık
ve şahsî rekâbetler de gittikçe arttı.
4 Şubat 1902 târihinde Pâris’te, bütün Jön Türkleri içine alan bir kongre
toplandı. Bu kongreye; Prens Sebahaddîn, Ahmed Rızâ, İsmâil Kemâl, İsmâil
Hakkı(Paşa), Hoca Kadri, Halil Ganem, Mâhir Saîd, Yûsuf Akçura, Ferid Bey, Ali
Haydar, Hüseyin Sîret, İbrâhim Temo, Dr. Nâzım, Dr. Refik Nevzat ile Ermeniler
ve Rumlar adına da bâzı şahıslar katıldı. Kongrede tâkib edilecek usûl ile
ilgili görüş ayrılıkları belirdi. Ahmed Rızâ ve arkadaşları cemiyetin adını
Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti olarak değiştirip, Pâris’’te Meşveret’i
çıkarmaya devâm ettiler. Mısır’da da Şûrâyı Ümmet Gazetesi’ni kurdular. Prens
Sebahaddîn ve taraftarları da Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet Cemiyetini
kurup Terakkî Gazetesi’ni çıkardılar. İki cemiyet yayın organlarıyla
birbirlerini ithâm etmeye devâm etti. Bir taraftan da taraftar kazanmak için
program ve fikirlerini açıklayıp yaymaya koyuldular.
Cemiyet, Rumeli’de de hızla teşkilâtlandı. Yalnız Tiran’da olmak üzere,
Köstence, Dobruca, Şumnu, Plevne, Sofya, Kızanlık, Vidin ve İşkodra’da bir çok
şûbeler açıldı. Terakki ve İttihat Cemiyeti batı dünyâsında Jön Türklerin
temsilcisi olarak tanıtıldı.
1906 Eylülünde ekseriyeti üçüncü ordu subaylarından olan; Bursalı Tâhir,
Nâki, Edib Servet, Kâzım Nâmi, Ömer Nâci, İsmâil Canbolat, Hakkı Bahâ beyler ile
posta ve telgraf idâresi başkâtibi Mehmed Talat, Rahmi ve Midhat Şükrü beyler
tarafından Selânik’te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti kuruldu. Sultan Abdülhamîd Hanı
tahttan indirme gâyesini güden, ihtilâlci bir hüviyete sâhib olan ve
kurucularının ekseriyetinin mason olması ile dikkat çeken bu cemiyet, ülke
içinde veya dışında aynı gâye ile kurulan cemiyetleri kendine çekerek
kaynaştırmayı başardı. Cemiyet, silâhlı kuvvetler çevresinde hızla yayıldı.
Asker ve sivil üyeleri fazlalaşarak ihtilâlci bir güç meydana geldi. Bu cemiyet,
bir yıl sonra Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyetinin Pâris şûbesiyle birleşme
karârı aldı. Hem yurt içinde hem de yurt dışında faaliyet gösteren Terakki ve
İttihat Cemiyetinin biri Selânik’te, diğeri Pâris’te olmak üzere iki merkez-i
umûmîsi ortaya çıktı.
Bu birleşmeden sonra Rumeli’de hızlı bir şekilde teşkilâtlanan Osmanlı
Terakki ve İttihat Cemiyeti komita faaliyetlerine girişti. Enver Bey, Tikveş
yöresinde; Niyâzi ve Eyyûb Sabri beyler Resne ve Ohri’de; Selâhaddîn ve Hasan
Tosun beyler Arnavutluk’ta hürriyet taburları kurarak tedhiş hareketlerini
yaygınlaştırdılar. Bulundukları bölgelerdeki gayri müslim ve Türk olmayan
unsurlarla da işbirliği yaparak, Müslüman ahâliyi Sultan Abdülhamîd Hana karşı
ayaklanmaya çağırdılar. Durumun tehlike arz ettiğini gören Sultan İkinci
Abdülhamîd Han, bu komita faaliyetlerini bastırmak üzere Makedonya’ya asker sevk
etti. Gönderilen askerî birliklerden de İttihatçı komitacılara katılanlar
olması, cemiyetin Manastır ve Selânik’te hürriyet îlân edeceğine dâir aldığı
karârı pâdişâha bildirmesi, durumu iyice tehlikeli bir hâle soktu. Bu defâ
Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Şemsi Paşayı ayaklanmayı bastırmakla
vazîfelendirdi. Hazırlıklarını tamamlayan Şemsi Paşa, 7 Temmuz 1908’de Pâdişâha
son raporunu vermek üzere girdiği Manastır Postahânesinden çıkarken İttihat ve
Terakki komitacılarından Bigalı Teğmen Âtıf tarafından öldürüldü. Dağa çıkan
komitacıların sayısı gittikçe arttı. Komitacılar, 20 Temmuz 1908’de Firzovik’te
halkı meydana toplayarak hürriyet ve meşrûtiyet isteğiyle gösteri yaptı. Bu
vak’alardan sonra Tatar Osman Paşa, İzmir ve civârı redif kuvvetleri de
kendisine verilerek, Manastır ve havâlisi fevkalâde kumandanı olarak bu bölgeye
gönderildi. Ohri Taburu kumandanı Eyyûb Sabri ve Resne kuvvetleri kumandanı
Niyâzi beyler, Manastır’da Osman Paşanın oturduğu konağı muhâsara ederek
kendisini Resne’ye götürdüler.
Durumun nâzikliği üzerine Kânûn-i Esâsiyi yürürlüğe koyan Sultan İkinci
Abdülhamîd Han, 23 Temmuz 1908’de İkinci Meşrûtiyeti îlân etti. Meşrûtiyetin
îlânını tâkib eden günlerde birleştirici olduğunu îlân eden İttihatçılar,
cemiyetlerinin ismini Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak değiştirip,
Prens Sebahaddîn grubunun mensub olduğu Teşebbüs-i Şahsî ve Adem-i Merkeziyet
cemiyetiyle birleştiğini duyurdular. Partinin Selânik’teki merkez-i umûmî
üyelerinden Ahmed Rızâ, Talât, Hüseyin Kadri, Hayri, Midhat, Şükrü, Habib,
Enver, İsmâil Hakkı, Dr. Bahaeddîn Şâkir ve Nâzım beyler hükûmetin
faaliyetlerini gözetlemek üzere İstanbul’a geldiler. Kendileri kabîneye
giremedilerse de hükûmet üzerinde hâkimiyet kurdular. Tecrübesizliklerinden
dolayı kabîneleri doğrudan doğruya kurmak yerine kontrol altında bulundurmayı
tercih ettiler. 4 Ağustos 1908’de kurulan meşrûtiyetin ilk kabînesi olan Saîd
Paşa hükûmeti, İttihat ve Terakkînin baskısına dayanamayarak 13 Ağustosta
çekilmek zorunda kaldı. İkinci defâ kurulan Saîd Paşa hükûmeti ise beş gün
dayanabildi. İttihat ve Terakki iktidar olmamıştı ama hükûmeti ve hükûmetin
icrâatını kendileri tâyin ediyordu. 21 Ağustosta İttihat ve Terakkinin
baskısıyla Kâmil Paşa hükûmeti kuruldu. Hükûmetlerdeki istikrarsızlık, İttihat
ve Terakkinin devlet otoritesini ve bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetlerini
fırsat bilen Bulgarlar, 5 Ekimde bağımsızlık îlân ettiler. Ertesi gün Avusturya,
Bosna-Hersek’i ilhâk etti. 6 Ekim’de Girid, Yunanistan’a bağlandı.
Meşrûtiyetin îlânından sonra ülkeye dönen Prens Sebahaddîn Bey grubu, İttihat
ve Terakki ile birlikte hareket etmeyi reddederek kendi görüşleri doğrultusunda
faaliyet göstermeye başladılar. Adem-i Merkeziyetçi görüşleri sebebiyle İttihat
ve Terakkiden bekledikleri iltifâtı göremediler. İttihat ve Terakki ile tamâmen
irtibâtı kesen Prens Sebahaddîn Bey, 14 Eylül’de Ahrâr Fırkasının kurulmasını
destekledi. Kısa zamanda muhâlefetin sesi hâline gelen Ahrâr Fırkası, İttihat ve
Terakkinin gizli kapaklı yönetim modeliyle iktidar tekelciliğinin ve
gizliliğinin sonunda bir istibdat meydana gelebileceği konusunu işledi. İdârî ve
siyâsî mesûliyetten uzak olan İttihat ve Terakkinin devlet işlerine karışmasını,
hükûmeti ve milleti tahakkümü altına almasını, orduyu siyâsete karıştırmasını
tenkid etti.
İttihat ve Terakkinin, Kâmil Paşa hükûmeti üzerinde şiddetli baskı kurmak
istemesi yüzünden, Kâmil Paşa ile İttihat ve Terakkinin arası açıldı. 18 Ekim-8
Kasım 1908 târihleri arasında İttihat ve Terakkinin kongresi gizli olarak
toplandı ve cemiyet için yeni bir siyâsî program hazırlandı. Kongre sonunda
yayınlanan 13 maddelik bildiride, cemiyetin siyâsî fırka (parti) hâline geldiği
îlân edildi. Gayri müslim ve Türk olmayan unsurların da desteğiyle, 1908 yılı
sonlarına doğru yapılan seçimi İttihat ve Terakki kazandı. 17 Aralık 1908’de
Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın konuşmasıyla yeni seçilen meclis-i meb’ûsan
açıldı. Sadrâzam Kâmil Paşanın hükûmette bâzı değişiklikler yapması İttihat
veTerakkinin Bâbıâlî’ye karşı sert tepkiler göstermesi sebebiyle, İttihat ve
Terakki ile Sadrâzam’ın arası iyice açıldı. 14 Şubat 1909’da meclis-i mebûsânda
yapılan güven oylamasıyla, Ahmed Rızâ, Talat, Câvit ve Enver Bey gibi
ittihatçıların faaliyetleri sonucu Kâmil Paşa hükûmeti düşürüldü. Sadrâzamlığa
Hüseyin Hilmi Paşa getirildi. İttihat ve Terakkiye karşı gerek meclis içi,
gerekse meclis dışı muhâlefet şiddetlendi. Meclis içinde, çok az üyesi bulunan
Ahrâr Fırkası, Meclis dışında Serbestî Gazetesi ile muhâlefet çalışmalarını
sürdürdü. Bu gazete, eski memurlardan şantaj yoluyla para alındığını gösteren
belgeler ve makâleler yayınladı. Siyâsî rakiplerine karşı tedhiş yoluna baş
vuran İttihatçılar, Serbestî Gazetesi başyazarı Hasan Fehmi’yi Sirkeci
Postahânesi yanında esrarlı bir şekilde öldürttüler. Hasan Fehmi’nin cenâze
töreni İttihatçıların aleyhinde bir gösteri mâhiyetinde cereyân etti. Derviş
Vahdetî ve arkadaşları tarafından kurulan İttihat-ı Muhammedî Cemiyeti ve yayın
organı olan Volkan Gazetesi de, İttihat ve Terakki aleyhinde faaliyet
gösterdiler. İttihat ve Terakkinin ordu içinde kendisine karşı olan, milletini,
dînini ve vatanını seven subayları, orduda gençleştirme bahânesiyle tasfiye
etmesi, orduda huzursuzluklara yol açtı. İttihat ve Terakkinin Pâdişâha ve
hilâfet makâmına karşı olan sevimsiz hareketleri de, sağduyu sâhibi Müslüman
ahâlide nefret uyandırdı.
İttihat ve Terakki, Pâdişâha sâdık Birinci Orduya güvenmeyerek Selânik’teki
Üçüncü Ordudan avcı taburları getirtti. İttihatçılar tarafından tertib edilen ve
Selânik’ten getirilip Derviş Vahdetî isminde bir kimse tarafından “Din elden
gidiyor!” “Şerîat isteriz!” gibi sloganlarla kışkırtılan avcı taburları
tarafından çıkartıldığı tesbit edilen 31 Mart Vak’ası üzerine İttihat ve Terakki
tarafından, Selânik’ten Bulgar, Sırp, Yunan, Arnavud yağmacılarının da bulunduğu
Hareket Ordusu İstanbul’a getirildi. Sultan İkinci Abdülhamîd Han, Selânik’ten
gelen Hareket Ordusuna karşı koymak isteyen kendisine sâdık kumandanlara,
çarpışılmaması, Müslüman kanı dökülmemesi için sıkı emir verdi. İsteseydi yalnız
Taksim ve Taş kışladaki tâlimli asker ve sâdık subaylar, gelen hareket ordusunu
darmadağınık edebilirdi. Fakat sultan, kardeş kanının dökülmesini istemedi.
İttihat ve Terakkinin önderliğinde İstanbul’a giren Hareket Ordusu kumandanları,
doğru Yıldız Sarayı’na geldiler. Hazîneyi, asırlardan beri toplanmış olan
kıymetli yâdigârları ve dünyânın en zengin kütüphânelerinden olan saray
kitaplığını yağma ettiler. Pâdişâhın arabası bile parçalanıp paylaşıldı. Sultan
İkinci Abdülhamîd Han, İttihat ve Terakki ileri gelenlerince tahttan indirildi,
yerine kendinden iki yaş küçük olan kardeşi Muhammed Reşâd getirildi.
İttihat ve Terakki ileri gelenleri, Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı lekeleyecek
bir suç bulamadılar. Milletin, hükümdârı saydığını görerek öldürmeye de cesâret
edemediler. Hemen o gece kurmay binbaşı Fethi Okyar’ın emrinde olarak trenle
Selânik’e götürdüler. Oradaki Alâtini köşküne hapsettiler. Bu olaylar sırasında
Hüseyin Hilmi Paşa istifâ edip Tevfik Paşa sadrâzam oldu. 31 Mart Vak’asından
bir gün sonra Adana’da Ermeni ihtilâli oldu. Müslümanların mallarına, canlarına,
ırzlarına saldıran Ermeniler; İttihat ve Terakkinin seyirci kaldığı hâdiselerde
1850 Müslüman-Türkü öldürdüler.
Halkın bir araya gelmesiyle Ermeni isyânı bastırıldı. Adana’ya vâli tâyin
edilen İttihat ve Terakki ileri gelenlerinden Cemâl Paşa da, Avrupalılara şirin
görünmek için Ermenilerle birlikte hareket ederek yüzlerce Müslümanı asıp kesti.
31 Mart Ayaklanmasının bastırılmasından ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın
tahttan indirilmesinden sonra duruma hâkim olan İttihat ve Terakki, bütün
fırkaları lağv ederek muhâlif olanları tevkif ettirdi. Bu arada hiçbir
kabahatleri olmadığı hâlde, sâdece cemiyete karşı oldukları zannedilen birçok
zâbit de tutuklanarak Bekirağa Bölüğüne hapsedildi. İstanbul’da örfî idâre
(sıkıyönetim) îlân edilerek Dîvân-ı harb-i örfîlerle (sıkıyönetim mahkemesi)
birlikte darağaçları kuruldu. Kendilerine göre suçlu görülenlerin yanında
suçsuzlar da îdâm edildi. Eski devre âit devlet adamlarından pekçok kimse
çeşitli yerlere sürüldü. İttihat ve Terakki erkânının devlet işlerini doğrudan
doğruya ellerine almak istemeleri üzerine, 14 Nisan 1909’da Tevfik Paşa
sadrâzamlıktan istifâ etti. Yerine Hüseyin Hilmi Paşa tekrar sadrâzam oldu.
İttihat ve Terakkinin ileri gelenlerinden genç, tecrübesiz ve mâcerâcı Talat Bey
de, bu kabînede dâhiliye nâzırlığına getirildi. İttihat ve Terakkinin keyfî
baskılarına dayanamayan Hüseyin Hilmi Paşa, 7 ay 24 günlük bir iktidârdan sonra
tekrar istifâ etti. Sadâret makâmına getirilen Roma sefiri Hakkı Paşa
kabînesinde, hareket ordusunun diktatör kumandanı Mahmûd Şevket Paşa, harbiye
nâzırı olarak vazîfe aldı.
Muhaliflerine karşı sert tedbirler alan ve tedhiş yollarına başvuran İttihat
ve Terakki, Sadâ-yı Millet Gazetesi başyazarı Ahmed Samim’i de sokak ortasında
öldürttü. Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın Balkan siyâsetinin esâsı olan Bulgar ve
Rum kiliseleri arasındaki rekâbete son veren İttihat ve Terakki, güyâ
Makedonya’daki unsurlar arasındaki ihtilâfı gidermek bahânesiyle kiliseler
kânûnunu çıkardı. Netîcede Bulgar, Yunan ve Sırp unsurları arasında hiçbir
ihtilâf bırakmayarak, bunların Osmanlı Devleti aleyhine Balkan ittifâkı
kurmalarına yol açtı. 1 Nisan 1910’da Arnavutluk ayaklanması çıktı; 9 Mayıs
1910’da da Girid meclisi, Yunan kralına bağlılık yemîni etti.
Bu sırada, harbiye nâzırı olan Mahmûd Şevket Paşa, Trablus’taki askeri
Yemen’e sevk etmek, bir çok ihtarlara rağmen mühimmâtı da İstanbul’a getirmek
sûretiyle bu bölgeyi müdâfâdan mahrum bıraktı. İtalyanların teşebbüsleri üzerine
Trablusgarb vâli ve kumandanı Müşir İbrâhim Paşa da, vazîfeden azledilerek bu
vilâyet kumandansız ve vâlisiz bırakıldı. Roma hükûmeti de bu vaziyetten
istifâdeyle İttihat ve Terakkinin Trablusgarb ve Bingâzi’deki halkı İtalyan
aleyhinde tahrik etmesini ve Osmanlı vapurlarıyla oralara asker ve mühimmât sevk
olunduğunu iddiâ ile 23 Eylül 1911’de verdiği bir ültimatomla Trablus ve
Bingâzi’nin boşaltılmasını ve teslim edilmesini istedi. Daha sonra da harb îlân
etti. Ciddî bir tedbîr alınmadığı için Trablusgarb’ın elden çıkmasına sebeb
olundu. Harb îlânını bildiren ültimatom geldiğinde, İttihatçıların hâriciye
nâzırı, İtalyan sefîri ile satranç oynamaktaydı.
Sadrâzamlığı sırasında; Çırağan Sarayı yangını, Bâbıâlî yangını, Arnavutluk
İsyânı, Girid’in Yunanistan’a iltihâkı, Tarblusgarb’ın İtalyanlarca işgâl
edilmesi gibi felâketlerin vukû bulduğu Hakkı Paşa, 29 Eylül 1911’de istifâ
etmek zorunda kaldı. Yerine Âyan Reisi Küçük Saîd Paşa sadrâzam oldu.
İttihat ve Terakkinin içeride uyguladığı partizan ve baskıcı, dışarıda
uyguladığı tâvizci politika sebebiyle muhâlefet gittikçe fazlalaştı. 1911 yılı
başlarında kendi içinde meydana gelen Hizb-i cedîd hareketi de muhâlefete
katıldı. 21 Kasım 1911’de bütün muhâlefet gruplarının ve fırkalarının bir araya
gelmesiyle Hürriyet ve Îtilâf fırkası kuruldu. Kurulmasından yirmi gün sonra
girdiği İstanbul’daki mebus seçiminde başarı göstermesi, İttihat ve Terakkiye
karşı muhâlefetin güçlendiğini ortaya koydu. Meclis-i meb’ûsân’daki hâkimiyetin
elinden çıkmakta olduğunu gören İttihat ve Terakki, kânûn-i esâsîde
değişiklikler yaparak hükûmetin yetkilerini artırmak çabasına girdi. Hükûmetle
meclis-i meb’ûsânın arası açılınca, meclisde güven oyu alamayan hükûmetler ard
arda istifâ etmek zorunda kaldı. Bu bunalım sebebiyle meclis-i meb’ûsân
feshedilerek tekrar seçime gitme karârı alındı. “Sopalı seçimler” diye bilinen
ve İttihat ve Terakkinin çeşitli tedhiş hareket ve hîleleriyle yapılan 1912
seçimlerinde, çoğunluğu yine İttihat ve Terakki elde etti. Mecliste ekseriyeti
elde eden İttihat ve Terakki, hükûmete kendi adamlarını getirmek sûretiyle
baskıyı iyice arttırdı.
Muhâlefetin desteğiyle, ordu içinde İttihat ve Terakkiye karşı olan subaylar
tarafından Halâskârân-ı Zâbitân Grubu kuruldu. Bu grub, hükûmete gizli tehdid ve
baskılar yapınca, 16 Temmuz 1912’de Saîd Paşa sadrâzamlıktan istifâ etti. Bu
sırada meydana gelen bâzı iç ve dış hâdiseler yüzünden yıpranan ve güçten düşen
İttihat ve Terakki iktidâra tâlib olmayınca, 21 Temmuzda partilerüstü görünümde
olan Gâzi Ahmed Muhtar Paşa hükûmeti kuruldu.
Aslında İttihat ve Terakkiye karşı bir tepki hükûmeti olan Gâzî Ahmed Muhtar
Paşa hükûmeti, bu fırkaya karşı gittikçe sertleşti. Bir bahâneyle meclis-i
meb’ûsânı feshettirdi. Bu sırada meclis dışında kalan İttihat ve Terakkinin
tahrik ve teşvikleriyle yapılan gösterilerden sonra Balkan Harbi başladı.
Ordunun siyâsete sokulması ve subayların İttihatçı-îtilâfçı olarak ikiye
bölünmesi yüzünden Osmanlı ordusu Balkan Harbinde bütün cephelerde kısa zamanda
yenilgiye uğradı. Osmanlı orduları ancak Çatalca hattında tutunabildiler. Kısa
bir müddet sonra Gâzi Ahmed Muhtar Paşanın sadrâzamlıktan istifâ etmesi üzerine
Kâmil Paşa hükûmeti kuruldu. Yeni hükûmet döneminde Balkan Harbinin felâketi
netîceleri devâm etti. Kâmil Paşa hükûmetinin de aleyhinde propaganda yapan
İttihat ve Terakki, normal yollardan iktidâra gelemeyeceğini anlayınca hükûmete
karşı darbe plânladı. 23 Ocak 1913’de Bâbıâlî baskını diye bilinen kanlı bir
baskın düzenleyerek iktidâra el koydu. Sadrâzam Kâmil Paşanın zorla istifâ
ettirilmesi üzerine, İttihatçı olan Mahmûd Şevket Paşa sadârete getirildi. Her
işte kendi bildiğine göre hareket eden Mahmûd Şevket Paşa da, 11 Haziran 1913’te
İttihatçılar tarafından meçhul bir şekilde öldürtüldü. Mahmûd Şevket Paşanın
ölümünden sonra Saîd Halîm Paşanın sadrâzam olmasıyla İttihat ve Terakki tam
iktidar oldu. İttihat ve Terakkiye faal olarak bizzât hizmet eden Saîd Halim
Paşa hükûmetinin bütün üyeleri İttihatçı idi. Saîd Halîm Paşanın 3 sene 7 ay ve
23 günlük ve bunun yerine gelen Talat Paşanın bir buçuk senelik sadâret
zamanlarında memleket karmakarışık oldu. Herkes ölüm ve hapis korkusu içinde
yaşadı. Can, mal ve nâmus emniyeti kalmadı. İslâm düşmanlığı moda olmaya
başladı. Her vilâyette zâlimler, ırz düşmanları türedi.
1914 yılında yapılan seçimleri de kazanan İttihat ve Terakki, bir oldu
bittiye getirilerek Osmanlı Devletini Harb-i Umûmî diye bilinen Birinci Dünyâ
Harbine soktu. Hiçbir mecbûriyet yokken Talât, Enver ve Cemâl gibi İttihat ve
Terakki paşalarının çeşitli hülyâlarıyla girilen savaş; Sina, Irak, Kafkasya ve
Çanakkale cephelerinde devâm etti. 1914-1918 yılları arasında devâm eden Birinci
Dünyâ Harbinde pekçok vatan toprağı elden gitti; yüz binlerce Müslüman-Türk
evlâdı şehid düştü. Savaşın mağlûbiyetle sona ermesi üzerine, 8 Ekim 1918’de
sadrâzam Talat Paşa istifâ etti. Yerine de Ahmed İzzet Paşa sadrâzamlığa
getirildi. Böylece on seneden az bir zaman zarfında Sultan Abdülhamîd’den devr
alınan üç kıtaya yayılmış altı yüz senelik koca bir imparatorluğu, korkunç bir
ihtirâs ve cehâlet ile târihin sînesine gömen ve birinci derecede mesul olan
İttihat ve Terakki, iktidardan uzaklaştı. Şahsî ihtirâs ve ikbâl için bir
milleti harbe sokarak Müslüman-Türk evlatlarından en az iki milyon kişiyi
cephelerde kar ve tipi altında veya kavurucu çöller ortasında çıplak, aç, susuz
bırakarak şehid olmalarına sebeb olan İttihat ve Terakkinin ileri gelenleri,
birkaç milyon kilometre kare olarak devraldıkları bir memleketi birkaç yüz bin
kilometre kareye kadar küçülttüler. Bu küçük toprak parçasını da düşman
çizmelerinin altında bırakarak kaçtılar. İlk olarak Enver, Talat ve Cemâl
paşalar ile doktor Bahaaddîn Şâkir, doktor Nâzım, 30 Ekim 1918’de Mondros
Mütârekesini imzâ ettikten bir gün sonra gece yarısı koca Osmanlı Devletini
yıktıktan sonra, ihânetlerine bir yenisini ekliyerek kaçtılar.
Sultan Abdülhamîd Hanı tahttan indiren, Trablusgarb’ı İtalyanlara bırakan,
çıkardığı kiliseler kânunuyla Balkanlardaki Hıristiyanların birlik kurmalarını
sağlayan ve Balkanların Osmanlı Devletinden kopmasına sebeb olan, Bâbıâlî
Baskınını düzenleyen ve milleti zulüm ve tedhiş ile idâre eden, Sarıkamış
fâciâsında on binlerce Müslüman-Türkün canına kıyan, mecnûnâne bir hareketle
Kanal Seferini açarak Filistin ve Sûriye’de Osmanlı ordusunun ve bu toprakların
elden çıkmasına sebeb olan, dört senelik Birinci Dünyâ Harbi müddetince
Anadolu’da halkı açlık, sussuzluk, yokluk içinde inleten İttihat ve Terakki
ileri gelenlerinden Enver Paşa Türkistan’da, Talat Paşa Berlin’de, Cemâl Paşa da
Tiflis’te, Ermeniler tarafından öldürüldüler.
İlk önce gizli bir cemiyet şeklinde kurulup, yurt içinde ve yurt dışında
teşkilâtlanan, Abdülhamîd Hanı tahttan indirmek için Osmanlı ve İslâm
düşmanlarıyla işbirliği yaparak komitacılık faaliyetlerinde bulunan İttihat ve
Terakki, 1908 ile 1918 arasında yapılan seçimlerden 1908, 1912 ve 1914
senelerinde yapılan üç genel seçimi kazandı. İlk zamanlar Osmanlıcı ve İttihâd-ı
Anâsırcı bir çizgi izlediği ve daha sonraki dönemlerde, bünyesinde Türk
olmayanlara yer verdiği hâlde, Türkçü ve milliyetçi bir çizgi tâkib eder
göründü. Doğrudan cemiyete âid ve bağlı gazeteler olarak Selânik’de çıkan
İttihat ve Terakki, Hürriyet, Rumeli, İstanbul’da yayınlanan Tanin ileŞûrâ-yı
Ümmet gazetelerinin yanında bağımsız fakat İttihat ve Terakkinin destekçisi
hüviyetindeki Tasvîr-i Efkâr, Tercümân-ı Hakîkat gazeteleri ile fırkaya eğilimli
İstiklâl, Hak, Hâdisât, Vakit gazeteleri yanında Kalem, Karagöz ve haftalık
Şûrâ-yı Ümmet gibi mîzâh gazeteleri; Türkçülere âit yayın organlarından; Türk
Yurdu, İslâm Mecmûası, Yeni Mecmûa İttihat ve Terakkinin fikirlerini
desteklediler.
Talat, Saîd Halîm, Enver, Cemâl, Halil ve Nûri paşalar, Babanzâde İsmâil
Hakkı, Seyid, Hacı Âdil, İsmâil Hakkı, Hüseyin Câhid (Yalçın), Ahmed Rızâ, Halil
(Menteşe), Ziyâ (Gökalp), Midhat Şükrü (Bleda), Ömer Nâci, Ahmed Şükrü, Dr.
Nâzım, Câvid, Bahaaddîn Şâkir, (Kara) Kemâl, (Küçük) Talat beyler ve Hâfız
İbrâhim, Emrullah, Hayri, şeyhülislâm Mûsâ Kâzım efendilerle Emanoel Karaso ve
Hallaçyan gibileri İttihat ve Terakkinin ileri gelen elemanlarındandı.
Cemiyet; kuruluş, teşkilâtlanma ve faaliyet bakımından farklı özellikler
taşıyordu. Cemiyetin yöneticilerinin çoğu masondu. Cemiyeti yöneten merkez-i
umûmî (genel merkez) üyesi yedi kişinin kimlikleri, meşrûtiyet îlân edildikten
sonra bile açıklanmadı. Üyeler, masonların merâsimlerine benzer usûllerle
cemiyete alınırdı. Rehber üyelerce tavsiye edilen ve uygun görülen kişiler,
tahlif heyeti (yemîn kurulu) önünde yemin ederlerdi. Heyet başkanı, önce
cemiyetin gâyesini, cemiyet üyeliğinin taşıdığı sorumluluğu aday üyeye anlatır,
sonra merkez-i umûmînin hazırladığı yemîni okurdu. Aday üye, inandığı dînin
kutsal kitabına, hançer ve tabanca üzerine el basarak yemini tekrarlardı.
Cemiyete giren üye, teşkilâtın gâyesi uğruna gerektiğinde canını fedâya hazır
olduğunu bu yeminle kabul ediyordu. Ayrıca cemiyetin vereceği özel görevleri
yerine getirmek için fedâî şûbeleri kurulmuştu. Fedâîler görev sırasında
öldükleri takdirde, cemiyet, âilelerine bakmayı taahhüt ediyordu. Cemiyetin
amaçlarına aykırı hareket eden üyeler için merkez heyetleri, mahkeme gibi
yargılama yaparlar ve suçluyu cezâlandırırlardı. Cinâyetten hüküm giyenler ölüm
cezâsına çarptırılırdı.
On seneye yakın bir müddet iktidârda kalan, koskoca Osmanlı Devletinin yağma
edilmesine sebeb olan İttihat ve Terakkinin son kongresi, birinci Dünyâ Harbinin
mağlubiyetle bitmesinden sonra 14 Kasım 1918’de toplandı. Bu kongrede parti
kendini feshederek, târihe karıştığını îlân etti. Bâzı İttihatçılar birleşerek
Teceddüt Fırkasını kurdular. Resmî ve kânûnî olarak târihe karışan İttihat ve
Terakkinin mensupları kendilerine yeni yollar aramaya devâm ettiler. Daha sonra
İttihatçılara karşı sert tedbirler alındı. Kurulan Dîvân-ı Harb-i Örfî
tarafından yargılandılar. Tevfik Paşa hükûmetince, İttihat ve Terakkinin
mallarına el kondu. Bir kısım malları ise teceddüt fırkasına devredildi. Yurt
dışına kaçanların gıyâben cezâlandırılmaları sırasında bir kısmı da mahkûm
edilerek Bekirağa Bölüğüne hapsedildiler. Daha sonra da Malta’ya sürüldüler.
İttihatçıların cemiyetleri yok oldu ise de, geride zihniyetleri kaldı. Halk
düşmanlığı, bölücülük, jurnalcılık hastalıkları, İttihatçıların cemiyetimize
adapte ettiği kötü örneklerden sâdece birkaçıdır.
[ Geri Dön |
Okunma: 1187
|