|
Türk milleti gibi, Türk ordusunun da şanlı, şerefli
bir tarihi vardır. Türklerde siyasî hayat, orduyla birlikte doğmuş ve
gelişmiştir. Ordu-millet bütünlüğü, tarihin her devrinde değişmeyen bir
gelenektir. Türk tarihinin bu geleneği, Orta Asya’daki ana yurtlarında ve
göçlerden sonra dünya tarihinde önemli roller oynamıştır. Orta Asya’da kurulan
Hun İmparatorluğu, ilk Türk Devleti kabul
edilir. Bunu, Göktürk ve Uygur devletleri takip etmektedir.
Orta Asya’da hüküm süren Türk devletlerinin
düzenli orduları vardı. Süvari birlikleri, ordunun esasını teşkil ediyordu.
Cesur ve cengâver askerlere sahip bu ordular, Asya’ya hakim oldukları gibi,
Avrupa’nın içlerine kadar ilerlemişlerdir. Hun Türkleri, Hakan Mete’nin kumandasında 400.000 süvariyle,
M.Ö. 201’de Çin karargâhını kuşatmıştır. Bunlardan sonra gelen Türk devletleri
daha batıdaki topraklar üzerine kurulmuştur. İslâmiyet'in yayılmasıyla, Türkler
kitleler hâlinde Müslüman olmuş, böylece İslâmiyet'in şerefi, Türklüğün
asaletiyle yan yana gelince tarihe şan veren büyük devletler kurulmuştur. Bu
devletlerin ordularının müşterek gayesi; İslâmiyet'i insanlara duyurmak, onları
dünyada ve ahirette rahat ettirecek bir yolu onlara bildirmek olmuştur. 1040
yılındaki Dandanakan Savaşından sonra
Oğuz Türkleri tarafından kurulan Büyük Selçuklu Devleti ve 1071’de Malazgirt’te büyük kuvvetlere sahip Bizans
hükümdarı Diyojen’i yenen Alparslan, aynı inançla hareket
etmişlerdir. Büyük Selçukluları, Beylikler, Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti zamanı takip
etmiştir. Bu devletlerin devamı ve ülkeler fethetmeleri, hep orduları sayesinde
olmuştur. Bir ideal için savaşan Türk orduları, tarih boyunca Asya, Afrika ve
Avrupa’da bayrak ve sancaklarını dalgalandırmışlar, inanç, örf ve âdetlerinin o
beldelerde yerleşmesinde öncülük etmişlerdir. Bu idealin Allah tarafından
kendilerine verildiğine inanan Türkler, tarih boyunca bunu hiç
kaybetmemişlerdir. Bu bakımdan, hiçbir zaman gelişi güzel yapılmayan savaşlarda,
milyonlarca Türk evlâdının kanı, katî surette boş yere dökülmemiştir. Türk
ordularını kıtadan kıtaya dolaştıran hep bu ideal olmuştur.
Türkler, bulundukları her yerde, ıstırap çeken, hor görülen, yanlış inançlara
sapmış milyonlarca insanı korumuş, oralarda hak ve adaletin temelini
atmışlardır. Türk ordusunda; sömürü, soygun, katliam ve ahlâksızlık yoktur.
Aksine, insanlık, hamiyet, şefkat, hakka saygı ve adalet vardır. Zalimlerin
karşısında, mazlumların yanında, hakkın müdâfii olan Türk ordusu, gittiği her
yerde kurtarıcı olarak karşılanmıştır.
Selçuklular; eski Türk onlu sistemi, ıkta sistemi,
lüzumunda ücretli askerler ve uclarda
Türk beyliklerinin emrindeki Türkmenlerle
muhteşem bir ordu kurmuşlardı. Anadolu Selçuklularının askerî teşkilâtı da,
Büyük Selçuklu askerî teşkilâtı gibiydi. Maaşlı asker, hükümdarın maiyetinde
bulunurdu; bunlar yaya ve atlı olurlardı. Timarı olan
askerle ümerânın beslemeye mecbur olduğu asker, ordunun esasını teşkil ediyordu.
Ateşli silahların bulunmasıyla, Türkler bu yeniliği derhal askerî sahada
kullanmasını bildiler. Selçuklu ordusunda top kullanılmıştır. Osmanlılar,
kendilerinden önceki Türk devletlerinin ordularının kuruluş teşkilatlarından
istifade ederek kendilerine has bir ordu meydana getirdiler.
Osmanlı Devleti, modern manâda ilk daimi orduyu Birinci Murad Han zamanında Yeniçeri ordusu adıyla kurdu. Yeniçeri
ordusu, disiplin, cesaret ve teşkilât bakımından zamanının en mükemmel ordusu
unvanını kazandı. Osmanlılarda, 1389 yılında Kosova Muhârebelerine topçu birliği
katılmıştır. Fatih Sultan Mehmed Han
zamanında Osmanlı ordusunda topçuluk
çok gelişmiş ve İstanbul’un fethi sırasında
en ileri teknikte toplar kullanılmıştır.
Osmanlı ordusu; Kapıkulu, Eyalet ve Deniz
Kuvvetleri olarak üç kısımdı. Kapıkulu askerleri; yaya sınıfından olan
Yeniçeri, Cebeci, Topçu
ocaklarıyla, yine bir ocak olan Atlı Bölüklerden
meydana geliyordu. Bu iki sınıf asker, padişahın şahsına mahsus maaşlı merkez
kuvvetleriydi ve padişah nerede bulunursa onunla beraber bulunurlardı. Eyalet
askerleri ise başlıca Topraklı ve Timarlı Sipâhi
denilen süvarilerle, Yaya, Müsellem, Azab ve bir de Rumeli sınırlarındaki Akıncılardan meydana gelmekteydi. Osmanlı Devleti,
yaptığı fetihlerde timar usulünü uygulayarak geliştirmiş ve bu suretle dirlik
sahipleri, bırakılmış olan bu gelir karşılığı, devletin korunmasını sağlayan
ordunun bir kısmının hazırlanmasını üzerlerine almışlardır. Timarlı Sipâhiler,
her sancakta bölüklere ayrılmışlardı. Her on bölük, Alay Beyinin komutası altında toplanırdı. Alay
Beyleri savaş olduğunda, bölgesindeki Sancak Beylerinin, onlar da Şehzâdelerin veya Beylerbeyilerin komutası altında sefere giderlerdi.
Sipahilerin onda biri, sefer esnasında hem bölgelerinin korunması hem de
âsâyişin sağlanması ve giden arkadaşlarının işlerini görüp, toprağın işletilmesi
için sırayla nöbetleşe ülkede kalırlardı.
Çaka Beyin İzmir’de tersane
kurmasıyla Türklerde başlayan denizcilik, Osmanlılar zamanında çok
gelişti. On altıncı yüzyılda Türk donanmaları,
Akdeniz, Kızıldeniz ve Umman Denizinde serbestçe dolaşabiliyordu. Bu yıllarda
Osmanlı Devletinin Donanması; Devlet Filosu, Derya Beyleri Filosu ve Garp Ocakları (Cezâyir, Tunus, Trablusgarb) Filosu
olmak üzere üç filodan kurulu bir kuvvet halindeydi. On sekizinci yüzyılda
duraklama devresine giren deniz kuvvetleri, 19. yüzyılda süratle makine devrine
geçti. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurulmasıyla zamanın deniz kuvvetleri
kuruluşuna geçilmiş, modern deniz araçları yapım ve alımına devam edilmiştir.
On dokuzuncu asrın sonunda, 20. asrın başında dünya ordularında Hava
Kuvvetlerinin kurulması ve gelişmesi neticesinde Türk Hava Kuvvetlerinin
temelleri 1911 yılında atıldı. Balkan
Savaşında ilk defa savaş görevi yapan pilotlar, Birinci Dünya ve İstiklâl savaşlarında
ellerindeki imkânların azlığına rağmen, büyük hizmetlerde bulundular.
Daima düzenli, tertipli ve uzun ömürlü devletler kurma özelliğine sahip olan
Türkler, yurtlarında iç güvenlik ve huzurun sağlanması için kanunlar koymuşlar
ve teşkilâtlar kurmuşlardır. Göktürklere ait Orhun Kitâbelerinde 'yargan'
kelimesiyle ifade edilen bir zabıta teşkilâtının, hakanın emrinde olarak, emniyet ve âsâyişi
sağladığı bilinmektedir.
Büyük Selçuklularda Şahne ve Anadolu Selçuklularında Subaşı, zabıta teşkilâtı ve faaliyetlerini yürüten sorumlu
memuriyet ve makamlar arasında bulunuyordu. Osmanlı İmparatorluğunda zabıta
görevini yapan kuruluşlar birleştirilerek 1846’da Serasker makamına bağlı Zaptiye Müşirliği kurulmuştur. 1880 yılında Zaptiye adı
Jandarma olarak değiştirilmiştir.
Türk ordusunda, kanunlara saygı eksiksiz ve tamdı. Bunun yanında geleneklere
titizlikle riayet edilirdi. Osmanlı ordusunda, padişaha büyük saygı duyulurdu.
Onun büyük otoritesi sayesinde zaferlere erişilirdi. Bunun yanında bayrağa saygı
sarsılmaz askerî geleneklerdendi.
Osmanlı ordusunun kuruluş ve yükselme devrinde tam uyguladığı görevi; iç ve
dış düşmana karşı devleti savunmaktır. Bu görevin mesuliyeti çok ağır, başka
işle uğraşmaya izin vermeyecek kadar kutsaldır. Ordu politikayla uğraşmaz.
Politikaya bulaşan ordu, devleti savunacağı yerde politikacı olarak onu
yıkacaktır. Osmanlı ordusunun politikaya karışması 1876 yılından sonra önü alınmaz bir hâle
geldi. İlk defa subaylarda başlayan bu hal, 1908 yılından sonra bütün orduya
sirayet etti. Bâbıâli Baskını,
Balkan Harbi üniformaların siyaset meydanlarına asılmasına sebep oldu. Bu ise
ordunun mahvında, devletin yıkılmasında önemli rol oynadı. İstiklâl Harbinde
bundan arınan ordu, yıkılmayan inancıyla zor şartlar altında istiklâlini yeniden
kazandı.
Bilhassa 1950 yılından sonra modern silahlarla teçhiz edilen Türk ordusu, her
geçen gün gelişen silah teknolojisinden istifade ederek kendini yenilemekte,
dostlarına güven, düşmanlarına korku vermektedir. Kanunî zamanında fevkalâde büyükelçi
olan, amansız Türk-İslâm düşmanı Baron Von Busbecq, Türk ordusu için şöyle
diyor:
“Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese ettiğim zaman, istikbalin
başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bir ordu galip gelecek ve
payidar olacak, diğeri de mahvolacaktır. Çünkü şüphesiz, ikisi de sağlam surette
devam edemezler. Türklerin tarafında, kuvvetli bir imparatorluğun bütün
kaynakları mevcut; hiç sarsılmamış bir kuvvet var. Sefer görmüş askerler, zafer
itiyatları, meşakkatlere tahammül kabiliyeti, birlik, düzen, disiplin,
kanaatkârlık ve uyanıklık var. Bizim tarafta ise, umumî fakirlik, hususî israf,
sarsılmış kuvvet, bozulmuş maneviyat, tahammülsüzlük ve idmansızlık var.
Askerlerimiz serkeştir, subaylarımız tamahkârdır. Disiplini hor görüyoruz.
Sebatsızlık, serkeşlik, sarhoşluk, sefahat, bizde bol bol mevcuttur. Bütün
bunların en kötüsü, düşmanın (Türklerin) zafere, bizim de hezimete alışkın
bulunmamızdır... Bizim askerlerimiz arasında olduğu gibi, hiçbir tarafta bir
sarhoşluk, cümbüş yâhut kumar gibi şeylere tesadüf edemezsiniz. Türkler, kâğıt
ve zar oyunu bilmezler...”
Meşhur İngiliz diplomatı Ricault, ordu-yu hümâyun ile Uyvar Seferine katılmıştır. Müşahedelerini
şöyle anlatır:
“...Ordugâhta en küçük bir gürültü ve münakaşa duymak mümkün değildir. Halk,
ordularının geçişi sırasında en ufak bir endişe hissetmez. Ordu geçtiği yerde
herşeyi peşin para ile satın alır, hanlarda geceleyen asker parasını öder. Türk
ordugâhında, kızlarına tecavüz edildiği için şikâyete gelen anneler görmek
mümkün değildir. Malının asker tarafından yağma edildiğini, hoş olmayan herhangi
bir davranışla karşılaştığını söyleyerek şikâyete gelen de yoktur. Zira böyle
şeyler olmaz. Bu düzen, Türk ordusunu muzaffer kılmış ve imparatorluklarını
muntazam şekilde büyütmüştür. Biz Hıristiyanların ordularına ise şarap, Türk
ordusunda görülenlerin tamamen aksini husule getirmiştir...”
Aynı konuda Iorga ise şöyle demektedir:
“Bir Avrupa ordusunun bir ülkeden geçmesi, o ülkenin halkı için felâket, bir
Türk ordusunun geçişiyse saadetti. Halk, Türk ordusunun kendi memleketlerinden
geçmesini dört gözle beklerdi. Zengin Türk askerleriyle geniş ölçüde alış veriş
yaparlardı. Balkanlarda genç Hıristiyan kızları,
tek başlarına, mal satmak için, endişesizce Türk ordugâhına girerlerdi. Aynı
durum Avrupa orduları için hayal bile edilemezdi.
On sekizinci asrın başlarında ise Kont Bonneval; “Mâhir bir kumandan, Türk
askeri ile dünyayı bir kutuptan diğer kutba kat edebilir...” demektedir.
[ Geri Dön |
Okunma: 3367
|