|
İran’daki Afşarlılar Hânedanının kurucusu. 22 Ekim 1688’de Kübhân’da doğdu. İmâm
Kulu bin Nezr Kulu’nun oğludur. Türklerin Afşar boyundandır. Cesâreti ve
yiğitliği dikkati çekerek, etrâfında toplanıldı. 1726’da beş bin kadar askeriyle
Sâfevî tahtını ele geçirme mücâdelesi veren İkinci Tahmasb’ın hizmetine girdi.
Tahmasb Kulu Han unvânını aldı. Afganlıları, 1727’de İran’dan uzaklaştırdı. Aynı
yıl Horasan, Kirman, Sîstân ve Mâzenderân bölgelerinin vâliliğiyle
mükâfâtlandırıldı. Vâliliğinde bağımsız bir hükümdâr gibi hareket etti. Adına
para bastırdı. İç isyânları bastırdı. 1730’da Âzerbaycan ve Hemedan hareketine
katıldı. Osmanlıların Patrona Halil İsyânı ile meşgul bulundukları sırada
fırsattan istifâde ile bu devletin hudûdunda bâzı muvaffakiyetler kazandı.
Birinci Mahmûd Hanın Osmanlı Sultanı olmasıyla, İran hudûdu emniyete alındı.
1732’de, Osmanlı-Safevî Antlaşmasıyla Nâdir Han, İran’ın batısından çekildi.
Sâfevî İkinci Tahmâsb’ı tahttan indirip, Üçüncü Abbâs’ı geçirdi. 1732’de
Şahvekili olunca, Osmanlı-Safevî Antlaşmasını bozdu. Irak’a girdi. 1733’te
Osmanlılara yenildi. Bağdat kuşatmasını kaldırdı ve İran’a çekildi. 1734’te
Kafkasya Seferine çıktı. Gence’yi kuşattı. Muvaffak olamayıp, Kars’a geldi.
Osmanlıların Doğu Seferindeki başkumandanı Köprülüzâde Abdullah Paşaya
yenildiyse de, 1735’te Arpaçay Savaşında Türk ordusunu yenerek Gence, Tiflis ve
Revan kalelerini ele geçirdi. Osmanlıların Gence Muhâfızı Genç Ali Paşa
vâsıtasıyla anlaşma istedi. Bu sırada Rusya Seferine hazırlanan Osmanlılar,
anlaşma isteğini kabul etti. Osmanlı Devletiyle anlaşma yaptıktan sonra, İran’da
siyâsî nüfûzu daha da artan Nâdir Han, Üçüncü Abbâs’ı tahttan indirerek
kendisini şâh îlân etti.
Afşarlı Nâdir Şahın, İran’da hâkimiyet kurmasıyla Şiî Safevî hânedânı son
buldu. Hânedânını kurduğunu ve şahlığını arz etmek üzere, İran’daki Osmanlı
heyetine, kendi adamlarını da katarak o devirde dünyânın en büyük devleti ve
İslâm âleminin liderlik makâmı olan Hilâfet müessesesine sâhip Osmanlı
Devletinin merkezi İstanbul’a gönderdi. İran’daki Şiîlerin Sahâbe-i kirâma
küfretmelerini önlemek, bozuk inançlarından vazgeçirmek ve onlara ilim yoluyla
inançlarının yanlışlığını ispat etmeleri için, Osmanlı Devletinden yardım
istedi. Bağdat Vâlisi Eyyûbî Ahmed Paşa Osmanlı âlimlerinden Bağdatlı
Ebülberekât Abdullah Süveydî’yi göndererek, Nâdir Şâhın isteğini yerine getirdi.
Nâdir Şah, Şiî Mollaları Necef’e çağırttı. Yetmiş kadarı toplandı. Osmanlı
âlimlerinden Süveydî ile Efgan müftisi ve altı Buharalı Sünnî âlim de Necef’e
geldi. Nâdir Şâh, Süveydî’yi vekil tâyin edip, hak yolun iki tarafça da
tasdikini istedi. Şiî Mollalara, Süveydî hazretleri tarafından sıra ile dört
halîfenin üstünlükleri, Eshâb-ı kirâmın hepsine hürmet edilmesi lâzım olduğu,
gayr-i meşrû yaşama tarzı olan mut’a nikâhının İslâmiyette yasak edildiği ve
İran’daki bu çirkin işleri Şâh İsmâil Safevî ile onun yolunda giden çocuklarının
çıkardığı ispatlandı. Sünnî âlimlerin, mollaların ve Nâdir Şahın tasdîkinden
geçen antlaşma imzâlanıp, Ferman-ı Şâhî îlân edildi. Bu ferman şöyledir:
"Önce Allahü teâlâya sığınırım. Biliniz ki, Şâh İsmâil-i Safevî 1502 yılında
ortaya çıktı. Câhil halktan bir kısmını yanında topladı. Bu alçak dünyayı ve
nefsinin isteklerini ele geçirmek için, Müslümanlar arasına fitne ve fesat
soktu. Eshâb-ı kirâma sövmeyi, Râfızîliği ortaya çıkardı. Böylece Müslümanlar
arasına büyük bir düşmanlık soktu. Münâfıklığa ve düşmanlığa sebep oldu. Öyle
oldu ki, kâfirler, rahat ve korkusuz yaşıyor. Müslümanlar ise, birbirlerini
yiyor. Birbirlerinin kanlarını, nâmuslarını telef ediyor. İşte bunun için Megan
Meydanındaki toplantıda; büyük, küçük hepimiz, beni şah yapmak istediğiniz
zaman, bu isteğinizi kabûl etmeme karşılık; siz de Şah İsmâil zamânından beri,
İran’da yerleşmiş olan bozuk inançlardan ve boş sözlerden vazgeçeceğinizi
bildirmiştiniz. Kıymetli dedelerinizin mezhebi olan mübârek âdetlerimiz olan,
dört halîfenin hak ve doğru olduğuna kalp ile inanacağınıza ve dil ile de
söyleyeceğinize, bunları sövmekten, kötülemekten sakınacağınıza ve dördünü de
seveceğinize söz vermiştiniz. İşte bu hayırlı işi kuvvetlendirmek için, seçilmiş
âlimlerden, dînine bağlı yüksek zatlardan soruşturdum. Hepsi dedi ki,
Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem hak yoluna çağırdığı günden beri,
Sahâbe-i râşidîn olan dört halîfenin (radıyallahü anhüm) herbiri, dîn-i mübînin
yayılması için canlarını ve mallarını fedâ ettiler ve bu uğurda, çoluk
çocuklarından amca ve dayılarından ayrıldılar ve her söze, iftirâya, oka
katlandılar. Bundan dolayı, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin,
husûsî sohbetleriyle şereflendiler. Böylece “Muhâcirlerden ve Ensârdan, ileri
olanlar” âyet-i kerimesiyle medh ve senâya kavuştular. İyilerin efendisi vefât
ettikten sonra, ümmetin işlerini gören, Eshâb-ı kirâmın büyüklerinin
sözbirliğiyle, hilâfete, birinci halîfe, mağara arkadaşı Ebû Bekr-i Sıddık
radıyallahü anh getirildi. Bundan sonra, halîfenin tâyin ve Eshâb-ı kirâmın
kabul etmesiyle hazret-i Ömer Fâruk radıyallahü anh ve ondan sonra, altı kişi
arasından ve sözbirliğiyle Zinnûreyn Osman bin Affân radıyallahü anh ve bundan
sonra Allah’ın arslanı, arayanların aranılanı, şaşılacak şeylerin hazînesi,
emîr-ül-müminîn Ali ibni Ebî Tâlib radıyallahü anh halîfe oldu.
Bu dört halîfeden, herbiri, kendi hilâfetleri zamanında, birbirleriyle uygun
her türlü ayrılık lekesinden temiz idi.
Kardeşlik ve birlik üzere idiler. Herbiri, İslâm memleketlerini şirkten ve
müşriklerin kininden korudular. Bu dört halîfeden sonra, Müslümanlar îmân ve
îtikâdda birlik idi. Her ne kadar, zaman ve asırlar geçmesiyle, İslâm
âlimlerinin oruç, hac, zekât ve başka yapılacak işlerde ayrılıkları oldu ise de,
inanılacak şeylerde ve Resûlullah’ı (sallallahü aleyhi ve sellem) ve O’nun
Eshâbını sevmekte ve hepsini hâlis olarak tanımakta hiçbir kusur ve noksan,
bozukluk ve gevşeklik olmadı. Şah İsmâil’in ortaya çıkmasına kadar bütün İslâm
memleketleri, böyle saf ve temiz idi. Sizler selîm aklınızla ve temiz
kalplerinizin irşâdı ile, sonradan çıkarılan Eshâb-ı kirâmı sövmek ve Râfızî
olmak yolunu, çok şükür bıraktınız. Dîn-i İslâm sarayının dört temel direği olan
dört halîfenin sevgisiyle kalplerinizi süslediniz. Bunun için ben de, bu söz
verdiğimiz beş kararımızı, gökler gibi yüksek, karaların ve denizlerin hâkânı,
haremeyn-i şerîfeynin hizmetçisi, yeryüzünün ikinci Zülkârneyn’i, büyük İslâm
Pâdişâhı, kardeşimiz, Rum memleketlerinin sultanına bildirmeyi söz veriyorum. Bu
işi arzumuza uygun olarak bitirelim.
Bu yazdıklarımız, Allahü teâlânın yardımı ile, çabuk meydana çıksın! Şimdi bu
hayırlı işi kuvvetlendirmek için, allâme-i ulemâ (Molla Ali Ekber) molla başı ve
başka yüksek âlimlerimiz bir tezkire yazdılar. Böylece, bütün şüphe perdelerini
yırttılar. İyice anlaşıldı ki, bütün bu Râfızîlik ve bid’atlar ve ayrılıklar,
Şâh İsmâil’in çıkardığı fitnelerden doğmuştur. Yoksa ondan önceki zamanların
hiçbirinde ve İslâmın başlangıcında, bütün Müslümanların îmânları, düşünceleri
tek bir yolda idi. Bunun için, Allahü teâlânın yardımı ile ve O’nun kalplerimize
sunması ile, bu şerefli ve yüksek kararı almış bulunuyoruz. İslâmiyetin
başlangıcından, tâ Şah İsmâil’in çıkmasına kadar bütün Müslümanlar, Hulefâ-i
râşidîni hak bilirlerdi. Bunları sövmekten, kötülemekten çekinirlerdi. Hatîb
efendiler ve büyük vâizler, minberlerde ve derslerde, bu halîfelerin
iyiliklerini, güzel hallerini, üstünlüklerini söylerlerdi. Mübârek isimlerini
söylerken ve yazarlarken radıyallahü anhüm derlerdi. Derin âlim ve üstünlerin
özü Mirzâ Muhammed Ali hazretlerine emreyledim ki, bu; “Fermân-ı hümâyûnumuzu,
bütün İran şehirlerine yaysın. Milletim de işitsin ve kabul eylesin! Buna
uymamak, karşı gelmek Allahü teâlânın azâbına ve Şâhenşâhın gazâbına sebep
olacaktır. Böyle bileler”.
Nâdir Şâh, Afşarlılar Hânedânının hâkimiyetini genişletmek için 1737’de
Afganistan’ın Kandehar bölgesine gitti. Kandehar’da Nâdirâbâd şehrini kurdu.
1738’de Hindistan Seferine çıktı. Gazne, Kâbil, Celâlâbâd şehirlerini
zabtederek, Peşaver’den Lahor’a girdi. 1739’da Gürgâniyye Devletinin başşehri
Dehli’yi aldı. Gürgâniyye Devleti Sultanlığına Muhammed Şâhı getirtti.
Hindistan’ın İndüs Nehri kuzeyindeki eyâletler Afşarlılar Hânedanlığına ilhak
edilip, hazînesini doldurdu. İran halkı üç yıl vergi dışı bırakıldı. Afşar
askerine fazlasıyla ihsânlar dağıtıldı. 1739 yılı sonunda Kabil’e geldi. Âniden
Hindistan Seferine geri dönüp, Hind Hükümdârı Hudâ Yar Han Abbâsî’yi esir alıp,
1740 baharında Kâbil’e döndü. 1740 yazında Türkistan’a girdi. Buhara Hanlığı ile
Ceyhun Nehri hudut kesildi.
Karışıklıklar üzerine 1741’de Kafkasya Seferine çıktı. Yolda, Mazenderân
yakınlarında suikasta uğrayarak, yaralandı. Suikastla alâkalı görülen, Veliahd
Rızâ Kulu cezâlandırıldı. Dağıstan’a girdi. Ruslarla münâsebeti gerginleşti.
İran’da Afşarlı Hânedânına karşı cephe alındı. İsyanlar başladı. 1743’te Osmanlı
hâkimiyetindeki Musul’dan Irak’a girdi. Bağdat’a kadar geldi. Bağdat Vâlisi
Eyyûbî Ahmed Paşayla dostça münâsebetler kurup, geri çekildi. 1743’te Kars’a
geldi. Kars başkumandanı Yeğen Mehmed Paşanın hastalanıp vefâtıyla, Nâdir Şâh,
Kâğâverd’de muvaffakiyet kazandı ise de Osmanlılardan anlaşma istedi. 4 Eylül
1746’da Osmanlı - Afşar Antlaşması imzâlandı. Hudut değişikliği olmadı.
Nâdir Şahın, Sünnîlere tanıdığı haklar, Eshâb-ı kirâma, mübârek makamlara ve
âlimlere hürmeti, Râfızîlerin çirkin âdetlerini yasaklaması, halkının çoğunluğu
Şiî olan İran’da büyük isyan ve karışıklıkların çıkmasına sebep oldu. Temmuz
1747’de, Sîstân İsyanını bastırmak üzere sefere çıktığında, Fethâbâd civârında
âsîler tarafından şehit edildi. Âilesi ve yakınları kılıçtan geçirildi. Hazînesi
yağma edildi. Nâdir Şâhın şehit edilmesiyle, İran’da başlattığı ıslahatlar
durdu. Çok kan döküldü. Kurduğu Afşarlılar Hânedânı 1795 yılına kadar İran’a
hâkim oldu.
[ Geri Dön |
Okunma: 1307
|