İlginizi Çekebilir
sevr-antlasmasi
  1. Ana Sayfa
  2. Genel
  3. Birinci Dünya Savaşı Cepheler Antlaşmalar ve Taraflar Detaylı Anlatım
Trendlerdeki Yazı

Birinci Dünya Savaşı Cepheler Antlaşmalar ve Taraflar Detaylı Anlatım

Birinci Dünya Savaşı; İtalya ve özellikle Balkan savaşları, Osmanlı Devleti'nin içinde bulunmuş olduğu siyasî ve askerî yöndeki çaresizliği bütün dehşetiyle ortaya koydu.

birinci-dunya-savasi

Birinci Dünya Savaşı; İtalya ve özellikle Balkan savaşları, Osmanlı Devleti’nin içinde bulunmuş olduğu siyasî ve askerî yöndeki çaresizliği bütün dehşetiyle ortaya koydu. Siyasi yönden yalnızlığa itilmiş ve büyük bir tehlike olarak bilinmişti. Hemen Balkan savaşları akabinde tekrar ortaya çıkartılan “Ermeni meselesi“, sebebiyle “reformu” ile belirdi. Bu, artık sıranın Anadolu’nun parçalanmasına gelmesi anlamına geliyordu. Rusya’nın püskürtülmesi, İngiliz ve Fransızların da katılmasıyla, Ayastefanos’un 16. maddesine tekrar işlerlik kazandırılmıştır.

Ermenilerle meskun olan altı vilayetin (Vilâyât-ı sitte) iki gruba ayrılması ile (birinci grup: Erzurum, Trabzon, Sivas; ikinci grup: Van, Bitlis, Harput, Diyarbakır), başlarına iki yabancı özel müfettiş tayini olmuştur. Bunlara valiler dahil olarak bütün memurların tayin ve azil haklarının tanınmasıdır. Kürt Hamidiye Alaylarının ilgası, Ermenice’nin, Kürtçe ve Türkçe ile yan yana kullanılması sebebiyle bu vilayetlerde Türk ve Kürtlerden oluşan Müslüman çoğunluğa kıyasla genelde, küçük bir nüfus oluşturmuş olan Ermenilere eşit oranda ve uluslararası garantide üstün haklar verilmesi, bölgenin denetiminin elden çıkması demekti. Bu durum, Rusya ile yapılan ikili antlaşma (“Muamele”, 8 Şubat 1914) gereği devletler arası hukukta geçerlilik kazanan bir devlet belgesi halinde tanzim edildi. Böylece “Ermeni soykırımı” başarıya ulaşmış, uzun zaman sürüncemede bırakılan Ayastefanos ve dolayısıyla Berlin antlaşmalarının konuyla ilgili hükümleri, hayata geçmiştir. Ermeni reformunun uygulama safhasında, Cihan Savaşı (Birinci Dünya Savaşı) patladı.

Osmanlı Devleti’nin Savaşa Girme Sebebi

1914 senesi içinde Almanya’ya yanaşılması ve Almanya yanında savaşa gözü kapalı olarak girilmesinde, Ermeni meselesinin katettiği bu hayatî gelişmenin önemli bir âmil (etken) olduğu kesindir. İngiltere ve Fransa’ya yapılan yakınlaşma ve acil borçlanma girişimlerinden ümit kesilmesi ve devam eden siyasi yöndeki yalnızlık, “Şark’a doğru yayılma” politikasında menfaati olan Almanya’ya yaklaşılmasından başka bir tercihe yer bırakmamaktaydı. Mağlup ordu, Doksan üç Bozgunu sonrasında da olduğu gibi, yine Alman askerî heyetleri ile düzenlenmek istenmişti. General Liman von Sanders başkanlığında gelen (14 Aralık 1913) ve sayıları kısa zamanda -Golç Paşa’nın da katılımıyla artacak olan Alman askerî heyeti göreve başlamıştır.

Von Sanders’in İstanbul’da bulunan Birinci Ordu’nun kumandanlığına getirilmesine Rusya karşı çıktığı gibi, diğer iki büyük devlet de hoşnutsuzluklarını açıkça ifade ettiler. Bu baskılar sonucunda Von Sanders görevinden alınarak, “genel müfettiş” adıyla ordu tensikatına memur edildi ve donanmanın ıslahı için bir İngiliz, jandarma teşkilatının düzenlenmesi için de bir Fransız generalinin hizmete alınması, ortaya çıkan krizi yatıştırdıysa da, siyasi havayı yumuşatamamıştır. Bir süre sonra genel savaşın çıkması (Almanya’nın Rusya’ya savaş ilanı, 1 Ağustos 1914), İttihat ve Terakki diktasının Almanya saplantısını gözler önüne serdi.

Devletin geleceğinin Almanya’nın zaferiyle sağlanabileceğini, İtilaf devletlerinin galibiyetinin ise, artık yalnızca, İmparatorluğun elinde  kalan Arap topraklarının kaybıyla değil, Anadolu’nun da paylaşılmasıyla neticeleneceğini gören İttihat ve Terakkî liderleri, bir süre tarafsız kalarak gelişmeleri izleyip en uygun seçimi yapma yerine, Alman savaş gücü ve propagandasının etkisiyle kısa sürede gerçekleşeceğine inandıkları Alman zaferine geç kalmamak için, savaşa katılmakta acele etmişlerdir. Bu anlamda, kendileri ile aynı fikri paylaşmayan veya biraz daha bekleme aklıselim tavsiye edenlere de söz hakkı tanımamışlardır.

Osmanlı Devletinin Birinci Dünya Savaşına Girmesi

Devleti savaşa götüren yolun ilk evresi, Almanya ile addolunan bir ittifak antlaşması ile gerçekleşti. Almanya devletinin Rusya’ya savaş ilanından bir gün sonra 2 Ağustos 1914 tarihinde imzalanan antlaşmanın fikir görüşmeleri de 26 Temmuz’da başlanmıştı. Antlaşma, sadrazam ve Hariciye Nazırı Said Halim Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Dahiliye Nazırı Talat ve Meclis Reisi Halil bey tarafından hazırlanmıştır. Bu gelişme, o sıralarda böyle bir ittifaka yandaş görünmeyen Cemal Paşa’dan gizli tutuldu ve diğer vekillerin hatta bizzat padişahın da bundan haberi olmadı. Yapılan antlaşmanın 2. maddesi, Almanya ile Rusya devletleri arasında savaş çıkacak olursa bu savaşa Osmanlı Devleti’nin de katılması öngörüsündeyken bu iki devlet arasında öngörülmekte olan savaş hali, bir gün önce zaten tahakkuk etmiş bulunuyordu.

3. madde, böyle bir gelişme halinde, Osmanlı kuvvetlerini Alman asker heyetinin emir ve komutası altına sokmaktaydı. Antlaşmada, savaşın zaferle sonuçlanması durumunda Osmanlı Devleti’nin elde edeceği müşahhas menfaatlerin neler olacağı konusu sessizlik ile geçiştirilmekteydi. Akdeniz’de dolaşan Göben ve Breslau isimli iki Alman gemisinin, İngilizlerin takibinden kaçmak bahanesi ile Çanakkale Boğazı’na doğru yönelmeleri ve bunlara geçiş izni verilmesi (11 Ağustos 1914), devletin savaşa fiilen itilmesinde önemli bir sebep oldu. Gemilerin kabulüyle oluşan kriz, bunların kâğıt üzerinde satın alınmaları ve isimlerinin değiştirilmesi ile geçiştirilmek istendiyse de, Alman subay kadroları ve mürettebatının aynen muhafaza edilmekte olması, müttefikleri yatıştırmadı.

Bâbı-âli’nin genel savaş durumundan istifade ile attığı diğer önemli bir adım, kapitülasyonların kaldırılmasını ilan etmek oldu (1 Ekim’den geçerli olmak kaydıyla, 9 Eylül 1914). İlgili devletler şartlar gereği durumu kabullenmek mecburiyetinde olsalar da, en şiddetli tepkinin “müttefik” Almanya’dan gelmesi hayretle gözlendiği halde, bir uyarı olarak anlaşılmadı.

Birinci Dünya Savaşı Yavuz ve Midilli Filosu

Birinci Dünya Savaşı’nın Almanya-Fransa cephesinde, Alman ileri harekatının durdurulmasına karşılık olarak Rus cephesinde seri ve parlak zaferlerle devam etmesi, İttihatçılara büyük ümitler vermekte ve hayaller kurdurtmakta idi. Yenilen ve ihtilal karışıklıkları içinde dağılma belirtileri gösteren Rusya Devletinin elindeki Türk şehirlerini, Panturanist bir siyaset takibiyle bir araya getirme, çökmekte olan imparatorluğun yeni bir coğrafyada devam ve güçlendirmesi olarak görülmeye başlandı. “Yavuz” ve “Midilli” isimli filonun dahil oldukları Osmanlı filosu, Alman devletinin amirali emrinde Karadeniz tarafına açılması ve Enver-Talat-Cemal üçlüsü ve Alman genelkurmayının düzene koydukları bir planla Rus limanlarına ani bir saldırı düzenleyip topa tutmaları (29 Ekim 1914), Osmanlı Devleti’nin bir oldubittiyle savaşa sokulması ile sonuçlanmıştır.

Padişah ve sadrazam dahil olmak üzere hükumetin de bilgisi dışında cereyan eden bu olay şaşkınlığa sebep olmuştur. Müttefikler ise, Osmanlı Devleti’ne savaş ilanıyla karşılık verdiler (Rusya 3 Kasım, İngiltere ve Fransa 5 Kasım). 11 Kasım’da buna karşılık savaş ilanında bulunan Osmanlı Devleti, 14 Kasım’da “cihâd-ı ekber” ilan ederek bütün Müslümanları din savaşına davet etmiştir. Fakat, müttefiklerin idaresi altındaki milyonlarca Müslümanın, direnişe geçip ayaklanmaları büyük olaylar ortaya çıkarmadığı etmediği gibi, imparatorluk dahilinde yaşayan Arap ahalinin bile dini düşünceleri İngilizler tarafından önceden daha kuvvetli bir şekilde siyasi ve maddi kutuplara itilmiş olduğundan hiçbir etkisi görülmedi. Bilakis, bunlarla ve sömürge Müslümanlarından derlenen askerlerle savaşma mecburiyeti ortaya çıktı. İngiltere, Arapları isyana teşvik ve istiklal arzularını tahrik ederken, denetimi altında tuttuğu Mısır Devletinin de, Osmanlı Devleti ile mevcut hukuki bağlılığına bir son vererek burasını İngiliz hakimiyetinde bir “krallık” haline getirmiştir. (18 Aralık 1914).

Sözde Ermeni Soykırımı

Birinci Dünya Savaşı sıralarında Osmanlı Orduları; Rus, Irak, Filistin-Suriye, Sînâ-Mısır, Arabistan, Çanakkale ve Galiçya gibi cephelerde savaşmak zorunda kalmıştır. Kuvvetlerini genelde Alman Devletinin görüşleri onların savaş hedefleri ve cephe sıkışıklıklarını gidermek doğrultusunda kullandı. Sırf Alman Devletinin cephesini rahatlatmak uğruna ve gerekli hazırlıklar yapılmaksızın Rus cephesi açılarak Enver Paşa kumandasında, teçhizatı eksik olan kuvvetlerin, Sarıkamış felaketinde 90 000 askerin feda edilmesiyle sona ermiştir (Kasım-Aralık 1914). İngiliz cephesini oluşturan Mısır üzerine, Cemal Paşa’nın emrinde yapılan Süveyş Kanalı harekatı (27 Temmuz 1916’da Albay von Kres emir komutasında yapılan ikinci Kanal harekatı gibi), aynı anlamda milli savaş hedeflerine hizmet etmeyen bir macera, gereksiz can kayıpları ile dolu bir fiyasko olarak anıldı (Ocak-Şubat 1915).

Birinci Dünya Savaşı sırasında aynı tarihte müttefikler, Çanakkale Boğazı’nı donanma harekatıyla geçip İstanbul’u ele geçirerek Osmanlı Devleti’ni saf dışı etmek ve acil yardım isteyen Rusya Devleti’nin imdadına yetişmek üzere harekete geçtiler (Ocak 1915). Muazzam donanmanın, deniz yolunu aşamaması ve hüsranı üzerine (18 Mart 1915), savaş kara savaşlarına dönüştü ve yüz binlerce askerin göğüs göğüse muharebesi biçiminde, çok kanlı bir şekilde cereyan etti. Müttefikler, büyük fedakârlıklar ve kahramanlıklar sayesinde burada da ağır hezimete uğratıldılar. (Bkz. Çanakkale Zaferi) Rus cephesinde Sarıkamış felâketiyle oluşan zafiyetin daha büyük boyutlarda yol açtığı, bölgedeki Ermeni nüfusa karşı mevcut olmayan güven olayı, müttefiklerin Çanakkale Boğazı’na yaptıkları büyük saldırı esnasında, bütün korkunçluğu ile ortaya çıktı.

Bölge Ermenilerinin daha 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı başlangıçlarında tespit edilen, düşmanla işbirliğini önlemek ve düşmana karşı bölge güvenliği açısından zorunlu bir tedbir olarak; daha iç bölgelere nakledilmesi hususu tekrar gündeme geldi (27 Mayıs 1915). Rus Devleti işgaline uğramaya başlayan bölgelerde Ermeni halkının, Rus-Ermeni karışımı kuvvetlerle sürdürdükleri katliam; bölgede oturan Müslüman ahali ile bir “sivil savaş” haline dönüştü. Ermeniler ve Müslümanlar arasında ortaya çıkan bu mücadelenin, zayi olan ve günümüze kadar propaganda malzemesi olarak gelmiştir. “Sözde Ermeni Soykırımı” Ermeni sayısından çok daha fazla oranda bir Müslümanların öldürülmesine; yol açtığı ise dikkatlerden özenle kaçırılır ve sözü edilmez.

Hicaz ve Mekke

Birinci Dünya Savaşı sıralarında Hicaz ve Necid emirlerinin İngiliz devletinin yanında yer almaları ve isyan ederek silahlı eylemler girişmeleri Hicaz ve Mekke topraklarının kaybına yol açtı (1916). Fakat Medine, Fahri Paşa tarafından, harp sonuna Ocak 1919 tarihine kadar, İngiliz ve Araplar devletlerine karşı savunuldu. Irak ve Suriye cephelerinde Alman askeri birliklerinin de gönderilmesiyle desteklenmiş olarak Mayıs 1917’da Yıldırım Orduları Grubu teşkil edildi. Fakat Irak, Suriye ve Filistin bölgelerindeki kayıpların telafi edilemeyeceği ve çöküntünün önlenemeyeceği anlaşıldı; bu yüzden Sadrazam Said Halim Paşa‘nın istifası kabul edildi; 3 Şubat 1917 tarihinde yerine Talat Paşa geçti.

1917 senesi, genel savaşın gidişatını etkileyen iki önemli gelişmeye sahne oldu; Rusya’da komünist ihtilali patladı ve Amerika Birleşik Devletleri, bilfiil müttefiklerin yanında savaşa iştirak etti (Almanya’ya savaş ilanı, 6 Nisan 1917). Rus ihtilali bu ülkenin cephelerdeki perişanlığını daha da arttırdı ve Rusya’da Çarlık idaresine bir son vermiştir. 3 Mart 1918 tarihinde Komünistlerin barışa hazır olmaları üzerine yapılan Brest-Litovsk Antlaşması ile Rus harbi resmen sona erdi. Fakat Doğu Anadolu cephesinde, yapılan barış gereği iadesi gereken; “Doksan üç bozgunu” kaybı olan Batum-Ardahan-Kars (elviye-i selâse) gibi yerlerin işgal edilmesi; Ermeni ağırlıklı saldırılarla karşılık verilmeye devam edildi ve nihayet bu yerler ele geçirildi. Kafkaslar’da Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan isminde üç Cumhuriyet oluştu. Fakat buralar, kısa bir süre sonra, Komünist idarenin eline düştü ve Sovyet Çarlığı‘na bağlandı.

Birinci Dünya Savaşı Mütareke ve Barış: Batış Yılları

Sultan Reşad’ın 3 Temmuz 1918 tarihinde vefatının üzerine son Osmanlı padişahı olacak VI. Mehmed Vahideddin (1918-1922), felaketli bir dönemde tahta çıktı. Artık İstanbul semalarında düşman uçakları uçuyordu ve şehre bombalarını atmaktaydı. Filistin-Suriye ve Irak cepheleri düşmüş, Bağdat (11 Mart 1917), Kudüs (18 Aralık 1917), Şam (1 Ekim 1918), Halep İngilizlerin; Beyrut (6 Ekim 1917), Trablusşam, İskenderun (14 Ekim 1917) Fransızların eline geçmişti. 1918 yılında devam eden asker harekât, durumu daha da kötüye götürmüş, idari ve ekonomik yapı ise artık tamamen yıkılmak üzereydi.

Sonunda Bulgarların savaştan çekilmek zorunda kalmaları, genel çöküntüyü daha da hızlandırdı. Batı cephesindeki ağır yenilgiler ve içte beliren ayaklanmalar üzerine Almanya  devleti ve dağılan Avusturya-Macaristan da mütarekeye yanaştı (3-4 Kasım 1918). Sadrazam Talat Paşa, Osmanlı Devleti için de ateşkesine yollarını açabilmek amacıyla; 8 Ekim 1918 tarihinde istifa etmiş ve yerine; Birinci Dünya Savaşı‘na girilmesine taraftar olmayan Ahmed İzzet Paşa hükumeti kurulmuştu (19 Ekim 1918). Böylece İttihat ve Terakkî hakimiyeti sona ermekteydi. Kısa bir müzakereden sonra dikte ettirilen mütareke, Osmanlı Devleti’nin kesin yenilgisini belgelemiş oldu. Osmanlı Devleti’nin müstakil bir devlet olarak; artık ayakta kalamayacağının ve yapılacak barışın da, savaş içinde müttefikler arasında yapılan bütün bölüşme plan ve antlaşmalarına; (Sykes-Picot Antlaşması, 1916) uygun olarak ne kadar ağır şartlar içinde bulunacağının bir işareti oldu.

Birinci Dünya Savaşı Sonrası Mondros Ateşkes Antlaşması

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Mondros Ateşkesi hükümlerinin yerine getirilmesi, ülkenin tüm mevcut ve muhtevasıyla teslim oluşundan başka bir anlam taşımaz. Bütün sahip olunan savunma mevkileri teslim edilir. Ordular dağıtılır. Liman von Sanders, emrinde olduğu Yıldırım Orduları Grubunu, Çanakkale savaşlarında ismini duyuran, Doğu’da Rus devletine karşı zafer kazanan, savaşın gidişatını eleştirici bir gözle yakından takip etmiş bulunan Mustafa Kemal Paşa‘ya teslim ederek ayrılır. Mustafa Kemal Paşa, ağır ateşkes kararlarına karşı ilk açık tepkilerini dile getirdi ve Sadrazam İzzet Paşa’yı bu yönde uyarmıştır.

Yıldırım Orduları Grubu’nun da ortadan kaldırılması üzerine, İzzet Paşa‘nın isteğine uyarak İstanbul’a gelir. Aynı gün büyük bir düşman donanması da, Dolmabahçe önlerinde demir atar ve 13 Kasım 1918 yılında şehri işgal eder. Bu arada, ateşkesten sonra İzzet Paşa da istifa etmiş (8 Kasım 1918) ve yerini Tevfik Paşa başbakanlığında hükumete bırakmıştır. Mondros Ateşkesinden sonra yurt içinde başlayan siyasi kaynaşma, İttihatçılara karşı duyulan kin tutmaya odaklaşmış; savaş suçluluğu ve sorumluları, hararetle tartışılan bir konu olmuş, çeşitli yolsuzluklar gündeme getirilmiş; “Ermeni tehciri” soruşturularak incelenmiş olsa da, suçlayıcı somut delillerle, bir neticeye varılamamıştır.

Yeni siyasi kuvveti oluşturan Hürriyet ve İtilaf Partisi, nihayet Damat Ferid Paşa‘nın başbakanlığa tayin olmuştur. Bununla birlikte 4 Mart 1919 tarihinde iktidara sahip oldu. Diğer yandan düşman işgaline uğrayan veya böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalan Anadolu; ve Rumeli’deki çeşitli bölgelerde, mahallî “Müdafaa-i Hukuk” cemiyetleri kurulmasına girişildi. Ermenilerin, Kars’ı 19 Nisan 1919’da, İtalyanların, Antalya (29 Nisan 1919) ve Kuşadası’nı (13 Mayıs) ile Yunanlıların, Fethiye’yi (11 Nisan) işgallerini; Urfa, Antep ve Adana bölgesindeki Fransız ve İngiliz işgalleri takip etti. 15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in Yunan işgaline uğramadı. Ve Batı Anadolu’ya yönelik Yunan tecavüzü, büyük bir millî infialin uyanmasına yol açtı. Tarih içinden gelen birbirine olan nefret, bu işgali, Anadolu’da doğacak olan millî helecan ve ayaklanmanın tahrik noktası yaptı. Yunan saldırısına izin veren müttefikler böylece yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına yol açmış oldular.

Yorum Yap

Yorum Yap