İlginizi Çekebilir
  1. Ana Sayfa
  2. Anadolu Öncesi Türk Tarihi
  3. Türklerde Devlet Geleneği ve Hakimiyet Anlayışı

Türklerde Devlet Geleneği ve Hakimiyet Anlayışı

Yıldırım Bayezid (1. Beyazıt)

Allah bu dünyayı bizim tasarrufumuza tevdi ve emanet etmiştir. Bütün emirler ve hükümdarlar bizim memurlanmızdır. Sultan  Sencer Bilindiği gibi Türkler, islam dinini kabul etmeden önce de büyük devletler, Asya ve Avrupa’da derin izler bırakan imparatorluklar kurmuşlardı. Bu itibarla Türkler, devlet kurma ve idare etme hususunda engin bir tecrübeye sahip olmuş; adeta uzmanlaşmışlardı.

Bulundukları her yerde etkili oluyor, toplulukları teşkilatlandırıyor, fethettikleri yerlerde kurdukları yüksek adalet anlayışı ile takdir topluyorlardı. Hun, Göktürk, Uygur, Türgiş ve diğer Türk devletlerini kuran eski Türkler ile Müslüman Türkler arasında bu özellikleri yönünden fark yoktu.

Bu özellikleri, Türklerin yaşadığı bozkır hayatı, sert tabiat şartlan, soğuk iklim ve her an olması muhtemel düşman baskınlarına karşı dikkatli olmadan kaynaklandığı kadar, Türk’ün özündeki azimirade ve başarılı olma isteğinden kaynaklanıyordu.

Orhun Kitabeleri’nde Bilge Kağan’ın “Tanrı, Türk milleti yok olmasın diye babam Kağan ile anam Hatunu yükseltti.” “Türk Tanrısı, Türk milleti yok olmasın diye beni kağanlığa oturttu.” tarzındaki sözlerinden anlaşılacağı gibi, Islamiyetten önce bile Türkler mutlak bir Allah’a ve onun cihan hakimiyetini kendilerine ihsan ettiğine inanıyorlardı. İslamiyet’ten sonra da, Türkler bu saf ve temiz ananevi hakimiyet anlayışını Türk’ün örfü, hukuku ve İslam inancıyla yoğurarak; devlet yönetiminde engin bir hoşgörü anlayışını sürdürmüşlerdir.

Hükümdarların Yetki, Görev ve Sorumlulukları

Hükümdarların yetki, görev ve sorumlulukları, eski Türk devletlerinde olduğu gibi Karahanlı, Gazneli ve Selçuklularda da devlete hizmet anlayışı ile yürütülürdü. Hükümdarlara, Karahanlılarda Han, Gaznelilerde Sultan, Tuğrul Bey’e gelinceye kadar Selçuklularda Yabgu, Dandanakan Savaşı’ndan sonra da Büyük Sultan/Sultanı Azam denirdi.

Hükümdarlar tartışılmaz yüksek bir otoriteye sahip idi. Hükümdar ailesinden olan prensler eyaletlere tayin edilir, hükümdara bağlı fakat bağımsız bir devlet idare eder gibi davranırlardı. Merkezde oturan sultanı büyük olarak tanıyıp Sultanı Azam derlerdi. Adına hutbe okunur ve sikkelerde (para) ismi geçerdi. Türk hakimiyet anlayışına göre devlet, başta bulunan hanedanın ortak malıdır.

Çok büyük yetkilere sahip olmalarına rağmen hükümdarlar gelişi güzel emir vermezlerdi. Kararlarının örfi ve Islami hukuka dayanması gerekiyordu. Selçuklularda “Divanı Saltanat” kurularak hükümdarın yetkileri paylaşıldı.Hükümdarların en önemli görevleri, adaletli davranmak, adaletle hükmetmek, ıalkı refah içinde yaşatmak ve fetihler yaparak ülkeyi genişletmekti.

Bütün bu işlerden birinci derece sorumlu olan hükümdarlar, ağır suçların muhakeme edildiği özel mahkemelere başkanlık ederdi. Devletin üst düzey yetkilileriyle (devlet ricalikomutanlar) görüşür, halkın şikayetlerini dinler, adalet ve valilik gibi yüksek memuriyetlerin tayin işlerini üstlenirlerdi.

Zaten cesur, kahraman, akıllı ve erdemli olan hükümdarların. Bilge Kağan’ın aç ve çıplakların koruyucusu olma prensibini benimsediği   görülür.

Tuğrul Bey’e gelinceye kadar İslam halifeleri, İslam aleminin hem dünya, hem de din başkanı iken, Tuğrul Bey dünya işlerini üstlenerek, eski Türklcrdeki din adamlarının devlet işlerine karışmama anlayışını devam ettirdi.

Merkez  Yönetimi

Büyük Selçuklularda yönetim Gaznelilcr örnek alınarak geliştirilmişti. Mclikşah ve Nizamül Mülk tarafından, örnek bir “Divan” teşkilatı kuruldu. Divan, devlet yönetiminde önemli bir rol oynardı. Divanı Saltanat beş bakanlıktan oluşurdu. Divan’a hükümdarın mutlak vekili olan vezir başkanlık ederdi. Nizamül Mülk zamanında Divan’ın nüfuzu arttı. Büyük Selçuklularda, iç ve dış yazışmalar Tuğra Divanı, ordunun ihtiyaçları Arz Divanı, mali işler İstifa Divanı, adalet dışındaki devlet memurlarının işleri de Divanı İsrafta görüşülürdü. Bu divanların başında Sahibi Divan denilen vezirlerden (bakan) biri bulunurdu.

Memleket  Yönetimi

Selçuklularda, ülke eyaletlere ayrılmıştı. Belli başlı eyaletlere şehzadeler, atabey denilen bilgili, dürüst, güvenilir, devlet ve memleket yönetiminde tecrübe kazanmış kişilerin eşliğinde, melik unvanıyla gönderilirdi.Şehzadeler, melik olarak verildikleri eyaletlerde, küçük birer divan kurarak memleketi yönetirlerdi.

Meliklerin gönderildiği eyaletlere, şahne (kölemcmlûk) adı verilen askeri kumandanlar gönderilirdi. Şahnenin dışında sivil yönetimden sorumlu bir yetkili de bulunurdu. Şahnenin görevleri asayişi sağlamak, halkın işlerini görmek, adaleti uygulamaktı.Selçuklularda önemli işler, mutlaka Divan toplantılarında ele alınır, tartışılır ve karara bağlanırdı.

Veraset  Sistemi

Eski Türklerde uygulanmış olan veraset sistemi, Büyük Selçuklularda da uygulanıyordu. Türk hakimiyet anlayışı, yani devletin hanedanın müşterek malı sayılması sebebiyle, sultanlar ülkenin çeşitli yerlerini yakınlarına veriyordu. Eyaletlere giden melik ve şehzadeler, merkezdeki hükümdara bağlı olarak hüküm sürüyorlardı. Sistemin gereği olarak hanedana dahil her prense bir arazi parçasının verilmesi, uygulamada bazı sakıncalara sebep oluyordu.

Hükümdarın ölümü veya zayıf bir melikin başa geçmesi, taht kavgalarına sebep olmaktaydı. Her şehzade veya melikin tahta geçme hakkı olduğu için, kendine güvenen her şehzade sonucuna katlanmak şartıyla hükümdara isyan edebilirdi.Veraset sisteminin bu sakıncalı yönlerinin yanında; devlet ve ordu erkanının yetenekli bulup desteklediği kimselerin tahta geçebilmesi iyi tarafıydı.

Atabeylikler

Büyük Selçuklularla birlikte İslam dünyasına gelen ve onlardan Anadolu Selçukluları, Gazneliler, Gürcüler ve daha sonraki devletlere geçen önemli kurumlardan biri de atabeylik idi. Büyük Selçuklularda, devlet hanedan mensuplarının ortak malı sayıldığından, şehzadeler daha küçük yaşlarda eyaletlere melik olarak gönderiliyordu. Yaşlan küçük olduğu için hem yetişmelerini sağlamak, hem de devlet işlerini idare etmek üzere onlara birer atabey ataması yapılıyordu.

Atabeyler, bilgili, dürüst ve güvenilir olmanın yanında, devlet yönetimini çok iyi bilen, kıymetli kişilerdi. Şehzadeleri devlet yönetimine hazırlayarak, onların ruh ve kafa yapısına şekil verecek kişiler oldu&arı için, titizlikle seçilirlerdi.

Şehzadeler büyüdükten sonra da onların veziri, kumandanı veya danışmanı olarak kalan atabeyler, bir taraftan şehzadelerin devlet adamı olarak yetişmelerini sağlayarak faydalı olmuş, diğer taraftan da, kendi nüfuzlarını arttırmak amacıyla bazı sarsıntılara sebep olmuşlardır.

Atabeylerin bir kısmı, şehzadelere kızlarını vererek veya onların dul anneleriyle evlenerek güçlerini arttırıyor ve imparatorluğun sarsılması üzerine bağımsız devletler kuruyorlardı.

Bunların başlıcaları şunlardır:

  • 1-Şam Atabeyleri veya Börüler (1104-1154)
  • 2-Musul ve Halep Atabeyleri (1127-1233)
  • 3-Azerbaycan Atabeyleri veya İldcnizlilcr (1146-1225)
  • 4-Fars Atabeyleri veya Salgurlular

Siyasctnamelcrden, atabeylerin kabineye dahil olduklarını öğrenmekteyiz. Anadolu Selçuklularında, devlet feodal bir yapıya sahip olmadığı için, şehzade atabeyliği yanında, hükümdar atabeyliği ortaya çıkmıştır.

Anadolu beyliklerinde de, atabeylik olduğu, Mcmluklularda atabeyliğin askeri nitelikli olduğu, Osmanlılarda ise atabeyliğin, Lala adı ile devam ettiği görülmektedir.

  1. Ordu

Türkler, devlet kurma ve idare etmede olduğu gibi, ordu kurma, düzenleme ve yönetiminde de engin bir tecrübeye sahiptiler. Bu sebeple hakim oldukları kavimlerden bir şey almaya lüzum görmüyorlardı. Dahası, başka milletler onların askeri düzenlerini ve savaş usullerini taklit ediyorlardı. Kurulan Türkİslam devletleri her yönüyle güçlü ordulara sahip bulunuyordu. Bu devletlerin şanslı bir ortak özellikleri vardı. O da ordularının büyük bir kısmının Türklerden oluşmasıydı. Türklerin; çoğunluğu teşkil etmedikleri ülkelerin ordularında, Türkler ya hassa birliğini oluşturur veya doğrudan sultana bağlı olurlardı (Gaznelilerde olduğu gibi).

Karahanlılarda ise orduyu tamamen Türk kökenli Çiğil, Karluk ve Yağmalar teşkil ederdi. Tulunoğulları ve Akşillcrdc ordunun bütünü değilse bile, yansından fazlası Türklerden meydana gelmişti.

Selçuklu Dcvlcıi’nin kuruluşuna kadar tamamen Oğuzlardan oluşan Selçuklu ordusu, silahlı ve savaşa hazır atlılar ile gözüpek askerlerden meydana gelmişti. Dandanakan Savaşı’ndan sonra, devlet kurup yerleşik uygarlığa geçince, Tuğrul Bey ordu ile ilgili yeni düzenlemelere girişti.

Gazne ordusuna benzeyen tarzda bir birlik oluşturdu (Hassa ordusu gibi).Mclikşah zamanında Nizamül Mülkün de etkisiyle, ordu karışık unsurlardan olmak şartıyla yeniden düzenlendi.Selçuklu ordusu çeşitli bölümlerden meydana gelmişti.

Hassa Ordusu (Gulamanı Saray): Doğrudan doğruya sultanın emrinde bulunur ve üç ayda bir bistgani denen maaş alırlardı. Gulûmlar savaşlarda esir alınanlar, esir pazarlarından satın alınanlar ve diğer devletlerden kaçarak hizmete girenlerden oluşuyordu.

Süvariler: Selçuklu ordusunun büyük bir çoğunluğunu. Tımar (İkta) sahiplerinin kanun gereğince yetiştirmekle yükümlü olduklan atlı askerler oluştururdu. Bu sistemle Selçuklular aylık ödemeden önemli sayılacak bir asker grubuna sahip olmuştu.

Bağlı Devlet ve Beyliklerin Birlikleri: Selçuklu Dcvleti’ne bağlı Arap, Gürcü, Ermeni devlet ve beyliklerinden orduya destek sağlanırdı.

Melik, Şehzade ve Valilerin Askerleri: Ülkenin çeşitli eyaletlerinde hanedana mensup melik, şehzade ve valilerin de özel orduları bulunurdu. Sultanın emri ve direktifi üzerine orduya katılırlardı. Bunların dışında Müslüman ülkelere yapılan seferlere katılan gönüllüler de bulunurdu.

Türkmenler (Oğuzlar): Büyük Selçuklu ordusunda Türkmenler, bağlı oldukları beylerin yönetiminde, fetihler yapıp sınırları koruyorlardı. Bunlar her zaman savaşa hazır birinci sınıf askerlerdi.

Melikşah’ın zamanında Selçuklu ordusu, Orta Çağ’ın en kuvvetli ordusu haline geldi (400 000 kişi). Eski Türk ordularının bütün özelliklerini taşıyan Selçuklu ordusu, Mete Han’ın icat ettiği on’lu sisteme dayalıydı. Selçuklu ordusunda olan, ok, yay, kalkan, mızrak, kılıç, hançer, gürz, sapan, mancınık silah olarak kullanılmaklaydı. Kaşgarlı’nın ifadesinden ilk zemberekli tüfeklerin Karahanlılarda kullanıldığını öğreniyoruz. Savunma için zırh, kalkan, tulga kullanılırdı.

Sosyal ve Ekonomik Hayat

Sosyal  Hayat

Türk’ün binlerce yıllık tarihinde, kaynağını geleneklerden alan bir sosyal hayat vardır. Türk devlet hayatının işlemesi ve devamı bunun sayesinde mümkün olmuştur. Türk hanedanı değişir, yerine yeni bir devlet kurulur. Bu devletin başındaki hanedan kendisini bir öncekinin devamı sayar.

Yeni şartlara uymada çok pratik bir zeka gösteren Türkler, İslam dünyasına girdikten sonra, geleneklerini İslam’ın inançları doğrultusunda yoğurarak Türkİslam sosyal yapısını ortaya koydular. Türkler klasikliğini kaybetmeyen eski gelenek ve göreneklerini muhafaza ederek onlara yeni şekil verdiler. Bu gelenekler Selçuklu ve Osmanlı Türkleri döneminde sürdüğü gibi günümüze kadar da gelmiştir.

Bozkır kültüründen yerleşik hayata geçmelerine rağmen, Türkler eskiden olduğu gibi “Ordumillet” olma özelliklerini korumuşlardır. Göçebe ve her zaman savaşa hazır olan Türkmenler, zamanla toprağa, yerleşik uygarlığa geçip, şehire yerleşmiş ve esnaf olmuş ise de, “ordumillet” şuurunu korumuştur. Türkler kaynaştıkları İslam toplumlarından ne kadar etkilenmişlerse, o toplumları da o kadar etkilemişlerdir.

Diğer Türkİslam devletlerinde olduğu gibi Selçuklular da, hakimiyet kurdukları ülkelerde halkı o derece etkilemiş; sosyal hayatta, refah içinde yaşamalarına zemin hazırlamışlardır ki; Müslüman toplumların yanında, gayrimüslüm toplumlar da, Türk hakimiyeti altına girmek istemişlerdir. “urfalı Mathicu’nun” Melikşah dönemine ait sözleribu gerçeğin ta kendisidir.

Kurulan Türkİslam devletlerinde, Müslüman olan ve olmayan topluluklar devletin himayesi altında bulunurlardı. Halkın gelenek, görenek, inanç ve mesleğine kanşılmazdı. İş ve gezi hürriyeti devletin teminatı altındaydı. Saray teşkilatı ve askeri kadrolar Türklerden, devlet memuriyetleri ise İranlılardan oluşurdu. Devlet bürokrasisi babadan oğula geçerdi.

Aydın kesim alimler, din adamları, tarikat şeyhleri, hükema adı verilen doktorlardan oluşurdu. Tüccarlar, sanatkarlar, zanaatkarlar (küçük sanat sahipleri) kentlerde ve kasabalarda yaşarlardı. Esnaf ve sanat mensupları, loncalar halinde teşkilatlanmışlardı (Bugünkü Sanayi Odaları gibi).

Sanatlar bu kuruluşların tekelindeydi. Çeşitli sanat kesiminden yetişen çıraklar bağlı olduğu loncanın ustaları önünde, imtihan verir; kazananlar, kalfalık peştemalını kuşanırlardı. Kalfalıktan ustalığa geçmek de imtihanla olurdu. Loncaların gelişmesi “Ahilik” teşkilatının rehberliğiyle olmuştur.

Çiftçilerin işledikleri topraklar, devletin belirlediği tarzda işlendiği sürece ellerinde kalırdı. Ölümleri halinde o toprağı işleme hakkı çocuklarına devredilirdi. Geçimini çiftçilikten sağlayanlara veya halktan birine haksızlık yapılması ya da kendilerinden, güçlerinin üzerinde vergi istenmesi halinde, kadılara ve hatta sultana bile şikayet etme hakları vardı.

Adalet anlayışı İslam hukukuna dayanmakla birlikte, Türk geleneklerinden de izler taşırdı. Adli teşkilat çok mükemmeldi. Tulunoğlu Ahmet zamanında halk o kadar refah ve bolluk içindeydi ki, 8 yıl süreyle Mısır’a kadılık görevine atama yapma ihtiyacı duyulmamıştı.Selçuklularda mahkemeler şer’i ve örfi olmak üzere iki kısma ayrılırdı. Seri davalara kadılar bakardı.

Din ve şeriat işlerinde tam yetkili olan kadıların kararları kesindi. Kadılar hayrat ve vakıf işlerine de bakarlardı. Bağdat’ta başkadı, örfi yargıda yüksek mahkeme bulunurdu. Bu mahkeme asayişin sağlanması ve kanunların uygulanması ile ilgili ortaya çıkan meseleleri görüşürdü. Bu mahkemenin başkanına “Emiri Dad” denilirdi. Ordu içindeki anlaşmazlıklara ise, kazaskerin başında bulunduğu mahkemeler bakardı. Halkın şikayetlerini dinleyen Divanı Mezalim’in başkanı ise Sultandı.

Ekonomik Hayat

Tulunoğulları zamanı ve özellikle Tulün Devleti’nin ilk hükümdarı Ahmet bin Tulün zamanında, ülke servet ve ihtişama kavuşmuş; halk çok mutlu bir hayat geçirmiştir. Bu zenginlik sayesinde, ülke bayındır hale gelmiş; ziraat için sulama kanalları, bentler ve yollar yapılmıştı.

Gaznelilerin de ekonomik durumu iyi idi. Sultan Mahmut zamanında Hindistan havalisine yapılan seferlerden elde edilen kıymetli maden ve ganimetler ile ticari önemi olan Hint yolundan elde edilen kervan gelirleri, ülkenin gelişmesini sağlamıştır.

Karahanlılarda da ekonomik durum çok iyiydi. Yusuf Has Hacip’in KutadguBilig’inden (Saadet veren bilgi) anladığımız kadarıyla; hükümdarın en önemli görevi halkı rahata kavuşturmak, açları doyurmak, çıplakları giydirmek idi. Bunların yanında Türk idare geleneğindeki yağma toyları tertip etme ve kendini yağma ettirme, ekonominin iyi olduğuna işarettir. Karahanlılar, Gazneliler gibi kervan ticaretinden de, gümrük vergisi geliri sağlıyorlardı.

Büyük Selçuklu hükümdarları, ekonomik hayatın gelişmesine çalıştılar. Geniş toprak ve ülkelerin bir elde toplanması; düzeninin sağlanması, ekonominin gelişmesinde son derece etkili oldu. Ekonomik refah ve istikrar, devletin ömrünün uzamasını sağladı. Selçuklu devlet hazinesine giren vergi, paranın günümüzdeki alım gücü düşünülürse 150 trilyon liradan fazladır.

Selçuklularda maliye işlerine İstifa Divanı bakardı. Vergiler, hediyeler, gümrük gelirinden başka değerli silahlar, kitap ve belgeler de devlet hazinesinde saklanırdı. Ekonomik hayat gelişmişti ve nimetinden bütün idare faydalanıyordu. Selçuklular, islam toprak sisteminden faydalandılar, islam toprak sistemi, toprakların vergisini memurlar aracılığıyla toplayıp bunu sivil ve askerlerin giderlerine harcamayı öngörüyordu.

Selçuklular büyük bir ustalıkla, eski Türk toprak hukukunu, İslam toprak sistemine ve yeni duruma uydurmuştu. Selçukluların düzenlediği bu yeni toprak sistemi, Osmanlılarda umar adı ile ve gelişmiş şekliyle uygulanacaktı. Tarım arazisi has, ikta, haraç, mülk ve vakıf arazi olmak üzere beşe ayrılırdı. Hasın gelirini sultan ve yakınları, iktanm gelirini birtakım memur ve askerler; haracın gelirini ise hazine alıyordu.

Mülk arazi, özel arazi olup sahibinin tasarrufunda bulunurdu, isterse miras bırakır, isterse başkasına bağışlardı.

Vakıf arazi ise, hazineye ait araziler olup gelirleri ilim ve hayır kurumlarının giderlerine harcanırdı.

Bu toprak sistemi, büyük bir gelir sağlamıştı. Çeşitli iş kollan ve tacirlerden de bir ilgili heyetin belirlediği miktarda vergi alınırdı. Ticaret yollarından elde edilen gümrük vergisi ile orman, tuzla ve madenlerin vergileri hazineye akıyordu

4 İlim ve Kültür

Türk Devlet Adamlarının ilim  Faaliyetlerine  Etkileri

Biz, Nizamiye medresesini bir mezhebi korumak için değil; ilmi yükseltmek maksadı ile kurduk. Mezhepler arası bir tefrik istemiyoruz.

Melikşah

Malazgirt savaşı nerede ve kimle yapıldıTürk hükümdarları ilme büyük bir önem vermiş; oluşturdukları Türklslam medeniyeti ile daha ileriye gitmesini sağlamışlardır. Nitekim, dini ve müsbet ilimler ile güzel sanatların çeşitli branşlannda büyük şaheserlerin ortaya çıkması, bu sayede mümkün olmuştur.

İslami ilimlerden fıkıh, hadis, tefsir, kelam, akaid dallannda büyük eserler verildi. Yine Türk devlet adamlarının himayesi sayesinde, Avrupa’ya ışık tutacak ve ilerde kitapları tercüme edilecek matematik, astronomi, tıp ve fen adamlan yetişti.

Türk devlet adamlan, bu ilim adamlannın elinden tuttu. Onlara iyi davrandı; korudu. Türk hükümdar ve devlet adamları, onlara çalışma imkanı hazırlayarak kendilerini teşvik ettiler. Maddi ve manevi bağışlarda bulundular; maaş bağladılar.

Karahanlılar zamanında Buhara, Semerkant ve Kaşgar şehirleri birer ilim merkezi haline geldi. GaAbbasilerin ilk devirlerinden itibaren Büyük Selçuklu Devlcti’nin yıkılışına kadar islam dünyasında her alanda parlak bir dönem yaşandı.

İslam medeniyetinin bu derece yükselmesi, sadece İslam dünyasını değil Hristiyan Avrupa’yı da etkileyecek ve belki de batının bugün ulaştığı medeniyete zemin hazırlayacaktır.Nitekim doğunun ulaştığı maddi ve manevi refah, büyük bir bölümü açlık çekmekte olan Avrupa insanının dikkatini çekecek; Türkİslam dünyasına karşı düzenlenen Haçlı Seferlerinin de sebeplerinden biri olacaktır. Geçen yılki (Lise 1. VII. Ünite) derslerinizde gördüğünüz gibi, Avrupalılar Haçlı Seferleri sırasında Türkİslam dünyasını yakından tanıyacak ve ilk defa gördükleri buluştan Avrupa’ya götüreceklerdi.

Büyük Selçuklu Devleti, medeniyetin hayli gelişmiş olduğu yörelerde kuruldu. Selçuklular bundan faydalandıkları gibi, medeniyetin daha da gelişerek büyük bir ilerleme kaydetmesine yardımcı oldular. Onların döneminde de birçok ilim ve fikir adamı yetişti.

Sultan Alparslan zamanında, bir eğitim ve öğrenim kurumu olan medreseler devletçe korunarak teşkilatlı, programlı bir hale getirildi. Hem onun, hem de Melikşah’ın döneminde ülkenin her tarafına yaygınlaştırıldı.

1066-1067 de Sultan Alparslan’ın emriyle, Bağdat’ta Nizamiye Medresesi açıldı. Adını, Büyük Selçuklu Devleti’ne parlak bir devir yaşatan büyük devlet adamı ve vezir Nizamül Mülk’ten alan Nizamiye Medresesi, farklı bir yapıya sahipti.

Dünyanın ilk üniversitesi sayılan bu medresenin, çok zengin bir kütüphanesi, öğretim üyeleri (müderrisprofesör) yatakhanesi, aşhanesi, hamamı ve bir külliyesi vardı. İlim öğrenmek o derece geçerli idi ki, öğrencilere dahi maaş bağlanmıştı.

Nizamiye Medresesi örnek alınarak, medreseler ülkenin diğer şehirlerinde de (Belh, İsfahan, Merv, Nişabur, Rey vs.) yaygınlaştırıldı. Başta Nizamiye olmak üzere bu medreselerde sistemli bir şekilde hem İslami, hem de müsbet ilim dalları olan tıp, matematik, felsefe, astronomi, fizik, kimya, coğrafya, dil ve edebiyat dersleri okutulurdu.

İlim, irfanın öğrenilmesi, kültür ve medeniyetin korunma ve yayılması, tarihte ilk defa Selçuklulara nasip olmuş. Selçuklulardan sonraki Türk islam devleti Osmanlılar ile diğer İslam devletleri büyük bir kültür mirasına konarak onu örnek almış ve pekiştirmeye çalışmışlardır.Gazneliler zamanında da ilim ve sanat ehli korunur; Gazne sarayında rahatça çalışma imkanı bulurlardı.

Farabi  (870-950)

Felsefeci ve musiki üstadı olan Farabi, Türkistan’da Farab şehrinde doğdu. Aslen Türk olup asıl adı EbuNasr Muhammet’tir. Arapça, Farsça, Grekçe ve Latince’yi çok iyi derecede öğrenerek Aristo ve Eflatun’un eserlerini inceledi.

Batıda Alfarabius adı ile tanınan ve eserleri batı dillerine çevrilerek, yüzyıllarca üniversitelerde ders kitabı olarak okutulan Farabi, Montesqieu ve Spinoza gibi batılı filozofları etkilemiştir. İyi bir musiki üstadı olan Farabi “kanun” adlı çalgıyı bulmuş, “Ru.bap” denen çalgıyı bugünkü şekle sokmuştur.İman ve itikat ile ilgili felsefi görüşlerinden dolayı, bilhassa lmamı Gazali ile lmamı Rabbani gibi büyük islam alimlerince tenkit edilmiştir.

Farabi, mantık, felsefe, matematik, tıp ve musiki sahalarında birçok kitap yazmıştır. Batı aleminde de bu eserleriyle tanınarak büyük itibar gördü ve Aristo’dan sonra gelen büyük bir fikir adamı olarak kabul edildi.

İbni Sina (980-1037)

Avrupalıların Orta Çağdan beri kendisini “Avicenne” adıyla tanıdıkları, tslam aleminin meşhur, tıp ve felsefe alimlerinden tbni Sina, Buharalı bir Türk’tür (Buhara’ya yakın olan Afşana’da doğmuştur).

18 yaşına geldiği zaman, çağının bütün bilgilerini öğrenmiş; onların üzerinde düşünmeye ve bilgisini geliştirmeye başlamıştır, tbni Sina hastalıkların mikroplardan geldiğini ilk defa bulmuş ve “Her hastalığı yapan bir kurttur. Yazık ki bunları görecek bir aletimiz yoktur.” demiştir.

İbni Sina, felsefe ile ilgili ilk bilgileri Farabi’den öğrenmiş ve Aristo’nun metafiziğini ve fikirlerini onun sayesinde anlamış; daha sonra Yunan felsefesi ile İslam kelamını uzlaştırmaya Dünya tıp tarihinde önemli yeri olan  çalışmışlar 10 yüzyılın başında kullandığı, deneylerd teoriye geçmek metodunu 200 un üstünde eser bırakan  geçmek metodunu, Avrupa ancak 16.yüzyılda kullanılabilir.

İnsan hekimliğinin bütün yasalarını deney ve gözlemlere dayanarak yazdığı “El Kanun FitTip” adlı eseri, Latince, İngilizce, Fransızca ve Almanca’ya çevrilerek 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar batının bütün üniversitelerinde ders kitabı olarak okutulmuşum Çoğu tıbba, fiziğe, astronomiye ve felsefeye dair 200′ün üzerinde eseri vardır. Büyük ansiklopedik eseri olan “Eşşifa” dünya tıp tarihinin en büyük eserleri arasındadır. Avrupa’nın 19. yüzyılda bir tesadüfle bulduğu “küçük kan dolaşımını” İbni Sina, 10. yüzyılda biliyordu.

Bunların dışında, fen alanında Muhammet, fizikçi İbn Neysem Hasan ve Ahmet Bin Musa el Harezmi; müsbet bilimlerde Kcsiroğlu Ahmet, İbrahim Mcrvezi, Hakimi Tirmizi; matematikte Pi rakamının mucidi ElHarezmi, trigonometri üstadı EbülVefa Barani ve Abdullah alHuhari; denklemler sistematiği ve rasyonel sayılar teorisini bulan astronom Ömer Hayyam, Muzaffer İsfizari ve geometride Abdurrezzak etTürki; ilim adamları Fahrettin Razi ve ibn Rüşd sayılabilir.

Dil ve Edebiyat

Karahanlı Dcvlcti’nin resmi dili Türkçcdir. Yazışmalarda Uygur harfleri kullanmak adetti. Gaznclilerdc ise, Türkçe yanında Farsça da vardı. İran edebiyatı, Gazne sarayında üstün bir seviyeye ulaşmıştı. Gazneli Sultan Mahmut’un sarayında önemli sayıda edip ve şairin bulunduğu söylenmektedir. Bunlann başında Şehname’nin yazan Firdevsi ile şairlerin şairi veya Melik üşşuara denilen Unsuri bulunmaktadır.Selçuklularda ise ilim dili Arapça, edebiyat dili Farsça, Türkmenler ve halk arasında konuşulan dil ise Türkçe idi.

Divan edebiyatı,Tasavvuf edebiyatı,Halk edebiyatı olmak üzere üçe ayrıldı.

Bu devirde tran edebiyatı altın çağını yaşadı, birçok şair ve edip yetişti. Bunların çoğu Türk olduğu halde eserlerini hep Farsça yazdılar.Türklslam devletlerinde ilim adamı yetiştiği gibi, edip ve şairler de yetişerek klasik değeri olan Türkçe eserler bıraktılar. Bunlardan bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

KutadguBilig (Saadet veren bilgi): Karahanlılar zamanında Balasagıınlu Yusuf Has Hacib’in, Kaşgar hanlarından Tamgaç Han adına yazdığı, manzum, bir tür siyasetnamedir. Yazar, bu eserinde adalet, idrak ve kanaati birer şahıs gibi konuşturarak devlet adamlarına ders veriyordu.

Divanı Lügatüt Türk: Türkistan’ın Kaşgar şehrinden Mahmut’un Tiirkçenin üstünlüğünü göstermek amacıyla, Türk illerini dolaşıp Bağdat’a gelip Arapçayı öğrendikten sonra yazdığı eserdir.Kaşgarlı, eserinde Türkçe kelimelerin Arapça karşılığını göstererek Türkçenin üstünlüğünü tanıttı ve Arapların Türkçe öğrenmelerini sağladı.

Bu eserlerden başka, Ahmet Yesevi’nin tasavvuf ile ilgili hikmetleri. Ahmet bin Mahmut Yiiknaki’nin ahlaki ve öğretici eseri olan Atahetü’lHaka’ik ile hükümdar ve yöneticilere tslama ve adalete uygun göstermelerini öğütleyen siyasetname de önemli eserlerdir. Bu dönemde, Anadolu’da gaza ve fetih ruhunu işleyen Danişmentname, Ebu Müslüm, Battal Gazi destanları, Sarı Saltuk ve Ahi Kvren menkıbeleri Türkçe yazılıp anlatılmaya başlandı.

Sanat

Türklslam devletleri döneminde, lslami ve müsbet bilimlerde nasıl büyük bir gelişme kaydedilmiş ise; sanatta da o derece ileri gidilmişti. Birçok sanat eseri (cami, medrese, kervansaray, köprü) yapılarak; bu devletlerin hüküm sürdüğü yerlere Türk’ün sanat damgası vurulmuştur. Bu sanat eserleri: Çin sınırından, Hindistan’a; Arap Yarımadasından Mısır’a kadar uzanıyordu.

Bu eserler, Türk hanedanlarının, hüküm sürdükleri yerlerde adil bir idare kurma, medeniyete hizmet ve sanatkarane düşünüşlerinin abideleşmesidir. Tulunoğullarından, Karahanlılara; Karahanlılardan, Gaznclilcre kadar, Türktslam sanatı bütün ihtişamı ile devam etmiştir.

Tulunoğlu Ahmet’in Kahirc’dc ismi ile anılan camii, Gaznclilcr döneminde yaptırılan ve son yıllarda ortaya çıkarılan Büst’te Lcşkcri Bazar’daki büyük saray birer sanat harikasıdır. Ayrıca Sultan Mahmut devrinde yapurılan su kemerleri, bent, köprü ve çarşılar Gaznelilerin mimari yeteneklerinin göstergesidir.

Türklslam devletlerinin hükümdarları, devlet büyükleri, hanedan ailesi mensuplarının yaptırdığı saray, medrese, türbe, cami, imarethane, han, hamam, hastane (darüşşifa), medrese, köprü, çeşme, sebil, kervansaray, kale, sur gibi sosyal tesisler, bütün halkın ve özellikle ilim ehli ile fukaranın faydalandığı eserlerdir.

Bu sanat eserlerinin büyük bir bölümü çeşitli sebepler ve özellikle Moğol istilası sırasında yok olmuş; bir kısmı da günümüze kadar ulaşmıştır.Bu sanat eserlerinin ön yüzleri (yönleri), kapıları ve pencere kenarları büyük bir sabır ve itina ile süslenmiştir. Yukarıda saydığımız eserlerden başka mescid, otağları andıran tuğla kümbetler, türbeler, çini işleme ve kaplamalar ile oymalar birer şaheserdir.

Türk İslam Sanat Eserlerinin Başlıcaları

Tulunoğlu Camii, ilk Türk – İslam sanat eseridir. 878 yılında, Kahire’nin bir mahallesi olan Fustat’ta, Ahmet bin Tulün tarafından yaptırılmıştır.

Karahanlılar, kervansaraylar, medreseler ve imarethaneler inşa ettirerek Selçuklulara öncülük ettiler. Selçuklular medrese mimarisine yenilik getirerek bunun en güzel örneğini Bağdat Nizamiye Medresesi ile verdiler.

Cami mimarisinde, Melikşah’ın İsfahan’da yaptırdığı Mescidi Camii, Merv’deki Sultan Sencer Türbesi ile Tus şehri yakınındaki türbe günümüze kadar gelmiş önemli örneklerdir. Selçuklular, Türkislam medeniyetine uymakla birlikte, bu medeniyete zevkleri ve sanat anlayışlarıyla daha büyük katkılarda bulunmuşlardır.

Selçuklular, sonradan Osmanlılar tarafından geliştirilen, sivri kemer usûlünü kullandılar. Sanat eserlerini resimlerle; kuş, boğa ve çift kartal kabartmaları ile süslediler. Kitap resmi yapmakta ve minyatürde ileri gittiler.

Selçuklulardaki sanatın, Selçuklu mimari tarzı denilen üslûbun en güzel örnekleri, Anadolu Selçukluları devrinde verilmiştir.

Yorum Yap

Yorum Yap